ZAMANIN KIYISINDA İKİ BODRUM

Şehir, dev bir amfitiyatro gibi denize doğru kat kat iner; limana yanaşan kadırgalar yalnızca yük değil, uzak coğrafyaların efsanelerini, dillerini ve rüyalarını da getirirdi.
Mitoloji burada susmazdı; Hermaphroditus’un Salmakis suyunda eriyen hikâyesi, Artemis’in ay ışığında körfeze bıraktığı gümüş titreşim, bu toprağın her taşında gizliydi.

Ama bugün baktığımızda, kıyıları birer diş gibi saran, denizin nefesini boğan bir kuşatma görüyoruz.
Bir zamanlar iyot kokusuyla insanın içine işleyen o rüzgâr, bugün dev otel duvarlarına çarpıp geri dönüyor. Poseidon’un hüküm sürdüğü özgür sular, artık şezlongların, özel iskelelerin ve “girilemez” tabelalarının gölgesinde daraltılmış durumda.
Eskiden begonviller evleri güzelleştirirdi; şimdi ise çoğu yerde betonun çirkinliğini örten mahcup bir perdeye dönüştü. Kıyı çizgisi halkın ortak nefesi olmaktan çıktı; sermayenin çizdiği sınırlar içine alındı. Balıkçının ağ atacağı boşluk, çocuğun koşacağı sahil, insanın denize bakıp içini ferahlatacağı açıklık birer birer eksildi.
Bugün Bodrum artık bir şiir gibi okunmuyor; üstü defalarca karalanmış bir protesto metni gibi duruyor. “Mavi” hâlâ yerinde ama artık özgürlüğün rengi olmaktan çok, beton duvarların arasından görünen teselli kadar uzak bir parçaya benziyor. Halikarnas’ın ruhu bugün kalenin taşlarında değil; dağları yaran iş makinelerinin, susmayan motorların ve bitmeyen inşaat gürültüsünün içinde tutsak.
Doğanın cömertçe sunduğu bu eşsiz mirasın açgözlülüğe kurban edilmesi, sadece bir coğrafyanın değil; hafızanın, kültürün ve ruhun da yıkımıdır.
Şimdi geriye tek bir soru kalıyor:
Bu kuşatmadan dönüş mümkün mü?
Yoksa Bodrum, artık yalnızca eski fotoğraflarda nefes alan bir hatıraya mı dönüşüyor?

