IŞIK ÜLKESİNİN İNSANLARI
Hepimiz mutlu bir ülkede yaşamak istiyoruz.
Çoğumuz demokratik bir cumhuriyet özlemiyle yanıp tutuşuyoruz.
Gençlerimiz Avrupa Birliği ülkelerine, Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmenin hayalini yaşıyor.
Batıyı örnek alarak, batılılaşma arzumuz yıllardır sürüyor.
Oysa örnek alacağımız devlet düzeni bu topraklardaydı.
Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği bu topraklarda kurulmuş bir devlet sistemini örnek alarak büyüdü.
Maalesef bizim haberimiz bile yok.
Likyalılardı onlar.
Anadolu’nun ilk halklarındandılar.
Luviler’in devamıydılar.
Hititler Lukka dedi onlara.
Likya, ışık ülkesi demekti.
Onlar tarihin ilk demokratik cumhuriyetini kuranlardı.
Coğrafyanın atası Amasya’lı Strabon, “Geographika” isimli eserinde onları hiçbir halk için söylemediği sözlerle övmüştü.
”Öyle uygar ve nezih bir şekilde yaşamlarını sürdürdüler ki; şimdiye kadar hiç utanç verici kazanç istekleri olmadı ve atadan kalma birlik içinde yaşadılar.”
Antalya ile Fethiye arasında yaşayan Likyalılar, MÖ 100’ncü yüzyılda tarihin ilk demokratik cumhuriyetini kurdular.
Başta Xanthos, Patara, Pinara, Olympos, Myra ve Tlos olmak üzere 23 kent bu birliğe dahil oldu.
Likya Birliğinde her kent, birlik yönetiminde temsil hakkına sahipti.
Kentlerin sahip oldukları oy hakları büyüklük ve zenginliklerine göre düzenlenmişti.
Kent temsilcileri Patara’daki meclis binasında kendi aralarından bir başkan seçiyorlardı.
Yine birlik temsilcilerinin kendi aralarından seçtikleri ordu komutanları, birlik sekreteri, birlik hazine görevlisi, birlik mahkeme ve yargıçları vardı.
Bugün Avrupa Parlamentosu’nda koltuk dağılımında geçerli olan üye devletlere nüfusa göre oy hakkı tanınması sistemi, Likya Birliği’nden örnek alındı.
O günlerde Atina demokrasisi eşitlikci değil seçkinci bir yapıya sahipti. 300 bin nüfusun yarısı köle, yarısı kadındı. Sadece 75 bin erkek oy kullanabiliyordu. Likya’da ise bütün yurttaşlar eşitti, kadınlar oy kullanabiliyor, hatta başkan seçilebiliyordu.
Likya Birliği’nde başkan sadece bir yıllığına seçiliyor, aynı şehirden üst üste ikinci kez başkan olunamıyordu.
Atina demokrasisinde ise böyle bir sınırlama yoktu.
Likya Birliği, ortak ordusu, ortak anayasası, ortak para birimi ve parlamentosuyla bugünkü anlamıyla bir demokratik konfederasyon yapıya sahipti.
2000 yıl önce Anadolu’da kurulan ve yüzyıl süren bu demokratik yapı sadece Avrupa Birliği’ne değil Amerika Birleşik Devletleri’ne de model oldu.
ABD’nin 1787 yılında kabul edilen Birleşik Devletler Anayasası’nın biçimlendirilişinde Likya modeli vurgulandı.
Anayasa tartışmaları sırasında Alexander Hamilton ve James Madison Likya Birliği’ni bir model olarak referans göstermişti.
ABD’nin ilk başkanı Georges Washington ile Rönesans’ın önemli filazoflarından Fransız Monstesquieu, Likya Birliği Anayasası’nı bir başarı örneği olarak göstermişlerdi.
Hatta Monstesquieu 1748’de basılan “Yasaların Ruhu” kitabında Likya Birliği için şöyle demişti.
“Bana sorarsanız bugüne kadar gelmiş geçmiş en mükemmel cumhuriyet hangisidir diye, size Likya Birliği`ni gösteririm.”
Likyalılar özgür ruhlu ışık ülkesi insanlarıydılar.
Onlar öz be öz Anadolu’nun yerli halkıydı. Anadolu’ya hangi noktadan saldırı olduysa o bölgede savaşmak için yerlerini almışlardı.
MÖ 1274’te Mısır topraklarını genişletmek için Hititlilere savaş açtığında Likyalılar Hititlerin yanındaydı.
MÖ 12. Yüzyılda
Akalar Yunanistan’dan kalkıp Truva önlerine geldiklerinde, Likyalılar Anadolunun batısında Truva’nın yanında saf tutanlardı.
Onların karakterinde demokrasi, özgürlük ve yaşadıkları topraklara bağlılık vardı.
M.Ö 546’de Persler Anadolu’yu doğusundan batısına istila edip son olarak Likya’nın kapısına dayandıklarında, tüm dünyaya kahramanlık ve bağımsızlık dersi veren de onlardı.
Perslerin kat kat kalabalık ordusuna karşı az sayı ile dövüştüler.
Yenilginin kaçınılmaz olduğu kesinleşince kentlerine geri çekildiler. Kadınları, çocukları, hazineleri ve köleleri kaleye doldurup kaleyi dört yanından ateşe verdiler.Yangın kaleyi yerle bir ettikten sonra, birbirlerine yeminlerle bağlanarak tekrar düşmana saldırırlar. Hepsi savaşarak öldü ama düşmana ganimet bırakmadılar.
Sonra küllerinden yeniden doğdular.
MÖ 42 yılında Brütüs komutasındaki Roma birlikleri Likya’yı kuşatınca tarih tekerrür etti ve ışık ülkesinin insanları 500 yıl önce Persliler karşısında yaptıkları davranışın aynısını yenilediler.
Romalılar karşısında da yenilginin kesin olduğunu fark edince kadın çocuk şehri ateşe verip yangının içine daldılar.
Kucağındaki çocuğuyla yangına atlayan bir kadını gören Brütüs bu kahramanlıktan o kadar etkilenmişti ki, askerlerine, kurtaracakları her kişi için ödül vereceğini duyurmuştu.
Kısa süre önce öldürmek için saldıran Roma askerleri, bu kez insanları yangından kurtarmak için uğraşıyordu.
Brütüs, “bağımsızlıkları için ölümü seçen insanlar bunlar” demişti.
Likyalılar 2000 yıl önce bir beyaz mermer üzerine bir mesaj bıraktılar bize.
“Evlerimizi mezar yaptık, mezarlarımızı ev.
Yıkıldı evlerimiz, yağmalandı mezarlarımız,
Dağların doruğuna çıktık, toprağın altına girdik
Suların altında kaldık, gelip buldular bizi,
Bozdular birliğimizi, altüst ettiler bizi,
Yakıp yıktılar, yağmaladılar bizi!
Biz ki; analarımızın,
kadınlarımızın ve ölülerimizin uğruna,
Biz ki; onurumuz ve özgürlüğümüz uğruna,
Toplu ölümleri yeğleyen bu toprağın insanları,
Bir ateş bıraktık…
Hiç sönmeyen ve sönmeyecek olan!”
Dedikleri gibi 2000 yıldır o ateş hiç sönmedi.
Ama ne acı ki, o ateş vatanında değil, Avrupa ve Amerika’da yanıyor şimdi.
Bizler kendi topraklarımızda, bize bırakılan bu mesajı alamadık.

