ÖZGÜRLÜK HER ZAMAN FARKLI DÜŞÜNENİN ÖZGÜRLÜĞÜDÜR
Rosa Luxemburg bugün 155 yaşında.
Ama bu yaş, bir fikrin, bir itirazın, bir vicdanın hâlâ ayakta oluşunun yaşı.
Rosa Luxemburg, düşüncenin itaatsizliğini savunan bir filozoftu. İktidarın değil, halkın; disiplinin değil, özgürlüğün; dogmanın değil, sorgulamanın tarafındaydı.
“Özgürlük, her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür” derken, devrimi bile eleştirebilecek kadar cesurdu. Çünkü ona göre özgürlük, sadece dostlara tanınan bir ayrıcalık değil, hakikatin nefes alma biçimiydi.
Rosa’nın bedeni küçüktü, sesi kısıktı belki ama düşüncesi, koca imparatorlukların duvarlarına çarpıp yankılanacak kadar büyüktü. Hapishane hücrelerinden yazdığı mektuplarda kuşlardan, çiçeklerden, gökyüzünden söz ederken bile devrimi anlatıyordu. Çünkü onun devrimi, yalnızca barikatlarda değil; insanın insanla, doğayla ve kendisiyle kurduğu ilişkide başlıyordu.
O, devrimi bir makine gibi işletmek isteyenlere karşı çıktı. Tarihi, tek merkezden kumanda edilebilecek bir plan olarak görenlere itiraz etti. Devrim, Rosa’ya göre, yaşayan bir organizmaydı. Yanılan, öğrenen, çoğalan, bazen geri çekilen ama hep halkla birlikte nefes alan bir şeydi. Bu yüzden hem iktidarları hem de kendi yoldaşlarını rahatsız etti. Çünkü Rosa, rahatlatan değil, uyandıran bir figürdü.
Öldürüldüğünde bir nehre atıldı. Ama fikirler boğulmaz. Rosa Luxemburg, her bastırılan grevde, her susturulan gazetede, her “şimdi sırası değil” denilen itirazda yeniden doğdu.
O, tarihin kaybedenler hanesine değil; vicdanın kazananlar defterine yazıldı.
Bugün 155 yaşında Rosa.
Hâlâ sorular soruyor.
Hâlâ itiraz ediyor.
Hâlâ “başka türlü bir dünya mümkün” derken, bunun bedelini ödemeye hazır bir ahlakı hatırlatıyor.
Ve belki de en çok şunu söylüyor.
Devrim, özgürlükten vazgeçtiği anda kendini inkâr eder.
Rosa yaşıyor.
Çünkü özgürlük hâlâ tamamlanmadı.
