BİR TÜRKÜ GÖÇTÜ DAĞDAN DENİZE

Deniz hiçbir şeyi unutmaz.
Bodrum’un kayalık kıyıları, sünger teknelerinin gölgelerini, yorgun küreklerin sesini, geceleri fener ışığında edilen yeminleri…
Bir de bir türküyü…

Yıllar önce, Bodrum henüz adını alçak sesle söyleyen bir kasabayken, bir adam indi bu kıyıya.
Adı İsmail’di.
Sırtında bohçası, cebinde üç beş kuruşu, dilinde dağdan kopup gelmiş bir ezgi vardı.
O ezgi Kastamonu’nun sert yamaçlarında doğmuştu.
Bir ananın iç çekişinden, bir yiğidin alnına yazılmış kaderden sızmış gibiydi.
İsmail’in babası sepetçiydi; kamıştan ördüğü sepetlerle evi döndürürdü.
Anası tandır başında o türküyü mırıldanırdı; sanki bir türkü değil, eve tutulan bir dua gibi…

Ama dağ herkesi tutmaz.
Toprak yetmez, ekmek daralır, gençler yola düşer.
İsmail de düştü.
Önce İzmir’e indi.
Sonra bir gün, bir kamyon kasasında savrula savrula Ege’nin ucuna geldi: Bodrum’a.
O zamanlar Bodrum bugünkü gibi değildi.
Ne marina vardı ne otel.
Taş evler beyazdı, yollar sessizdi.
Deniz kasabanın hem ekmeği hem kaderiydi.
İsmail bir süngerci teknesine yazıldı.
İlk dalışında suyun altı ona memleketi unutturdu.
Tuz, dağın soğuğunu sildi.
Derinlik, gurbeti susturdu.
Ama içinden bir şey hiç çıkmadı:
O ezgi.

Bir düğün gecesi…
Avluda bakır kazan kaynıyordu.
Zurna susmuş, davul bekliyordu.
Gençler dizilmişti.
Bir ses yükseldi:
“İsmail! Hele sen de bir şey söyle!”
İsmail ortaya çıktı.
Yıllardır sırtında taşıdığı bir yükü yere bırakır gibi derin bir nefes aldı.
Ve başladı…
Türkü, Bodrum’a ilk kez ayak bastı.
Deniz susmuş gibiydi.
Rüzgâr yön değiştirdi.
Avludaki herkes sustu.
Davulcu dayanamadı ama dağdaki gibi vurmadı.
Ege’nin eli değdi ritme.
Biraz hızlandı, biraz sertleşti, biraz zeybek oldu.
Ezgi aynıydı.
Ama artık deniz kokuyordu.
Gençler omuzdan yürüdü.
Ayaklar yere tok bastı.
Türkü, Ege’de bir beden buldu.
O gece kimse farkında değildi ama bir şey olmuştu:
Bir türkü göç etmişti.
Ve yeni bir yurt edinmişti.

Yıllar geçti.
Sünger tekneleri azaldı.
Balıkçı kahveleri kapandı.
Taş evlerin önüne beton geldi.
Kasaba büyüdü.
Ama o türkü kaldı.
Düğünlerin başında çalındı.
Askere gidenin arkasından söylendi.
Denizden dönmeyenin ardından mırıldandı.
Artık kimse “bu türkü nereden?” diye sormaz oldu.
Türkü “bizim” olmuştu.
İsmail yaşlandı.
Sakalına tuz değil, zaman çöktü.


Bir gün bir çocuk geldi yanına:
“Amca, bu türkü bizim mi?”
İsmail denize baktı.
Kıyıya vuran dalgalar gözlerini doldurdu.
“Evlat,” dedi,
“İnsan da türkü de göç eder.
Dağdan denize iner.
Doğduğu yeri unutmaz.
Ama büyüdüğü yere benzer.”
Bugün Bodrum kalabalık.
Marinalar dolu.
Işıklar parlak.
Müzikler yüksek.
Ama bir düğün başladığında…
Davul yine göğsünü kabartır.
Zurna yine nefes alır.
Ve bir yerlerde hâlâ çalınır:
Sepetçioğlu bir ananın bir kuzusu…
Hiç bitmez.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir