BİN YILLIK NEFESİN SON HALKASI

Bazı hayatlar sadece kendilerine ait değildir. İçinde geçmiş çağların soluğu, mitlerin yankısı, kadim zanaatların sesi duyulur. Onun yaşamı yalnızca Bodrum’un değil, Akdeniz’in binlerce yıllık hafızasında yazılı bir öykünün nefes alan satırlarıdır.
1950’de Bodrum’un Çiftlik köyünde doğdu. Ama bu doğum, sıradan bir başlangıç değil, Homeros’un denizlerinden, Hipokrat’ın şifalı sularından süzülüp gelen bir geleneğin yeniden uyanışıydı. Süngerciliğe gönül verdiğinde, farkında olmadan antik dünyanın spongos avcılarına selam durdu.
İlk dalışında, zamanın perdesini araladı. Suların altında yalnızca sünger değil, Kalymnoslu bir dalgıcın nefesini, Knidoslu bir heykeltıraşın aradığı doğal temizlik malzemesini, Hipokrat’ın yaralara şifa diye bastığı o kutsal maddeyi buldu.
Antik dünyada sünger, yalnızca bir nesne değil, arınmanın simgesiydi. Törenlerde, ameliyatlarda, tanrıların ellerinde bir araçtı. Mehmet Baş da bu kadim zincirin son halkasıydı , sadece bir dalgıç değil, derinlerle kurulan bir diyaloğun ustası.
Süngercilik, salt su altından bir şey çıkarmak değil, nefesin ve sabrın felsefesidir. Bu zanaatte mertebeler vardır. O, en üst basamakta duranlardandı, Bir Mancorna.
Mancorna, derinliğin efendisidir. 45 metrenin ötesinde, karanlıkla dans eder. Kendi deyişiyle, “Su altında kartal, su üstünde kelebek” olur. Bu söz, yalnızca zarafeti değil, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide süzülüşü anlatır.
Ancak mancornalığı asıl değerli kılan, inilen derinlik değil, çıkıştaki bilgeliktir, Aksona.
Aksona, suyun altında beklemektir. Vücutta çözünmüş olan azotun dışarı atılmasına izin vermek, yoksa vurgun yersin. Bu, sabrın ta kendisidir. Hayata dönüşün iznini beklemek.
Aksona Mehmet’in her dalışı bir törendi. Nietzsche’nin “Derinlik de sana bakar” sözünü hatırlatırcasına, metafizik bir yolculuğa dönüşürdü.
Zamanla deniz küstü.
Süngerler azaldı.
Kıyılar betonlaştı. Ama o pes etmedi. Oğlu Fatih’le birlikte, bu kadim kültürü geleceğe taşımaya ant içti.
Bugün Knidos’ta heykelleri temizleyen süngerler belki yok artık. Ama onun ellerinde hâlâ o antik bilgelik, o yumuşak dokunuş duruyor. Halikarnas Balıkçısı’nın dediği gibi, “Denizi sevmeyen, insanı da sevemez.”
O, denizi sevdi. Geçmişi, insanı ve bize kalan emaneti de.
Artık yalnızca Bodrumlu bir dalgıç değil, Akdeniz’in bin yıllık nefesinin son halkası.
Bir mancorna.
Bir aksona.
Bir destan.

