YÜRÜR DİRENİŞ YÜZYILLAR BOYU

Tarih bazen kılıçla, bazen fikirle yazılır.
Asırlar önce bir köle zincirini kırdı, bir bilge adaleti sorguladı. Aralarında bin yıl vardı ama aynı sözü söylediler.

“İnsanın insana kulluğu olmaz.”

Biri Trakya’da gladyatör arenalarından dağlara yürüdü,
diğeri Aydın ovalarından Serez çarşısına uzandı.
Biri Spartaküs‘tü, diğeri Şeyh Bedrettin.

M.Ö. 73 yılı..
Roma İmparatorluğu, görkeminin zirvesindeydi.
Ama o görkem, kölelerin teriyle parlayan bir zincirdi.
Bir Trakyalı gladyatör, arenada dövüşmeyi reddetti.
Adı Spartaküs’tü.
Vezüv Dağı’nda önce birkaç gladyatörle, sonra binlerce köleyle başlattığı isyan, üç yıl boyunca Roma ordularını dize getirdi.
Onun mücadelesi, sadece zincirlere değil, köleliğin akılla meşrulaştırıldığı bir dünyaya karşıydı.

Köle, efendisinin malı değildir.

Bu cümle Roma için tehlikeliydi, çünkü adaletin yeniden tanımını istiyordu.

Spartaküs, sonunda Crassus’un ordularınca yenildi, öldü.
Ama ardından Roma yolunu 6.000 kölenin çarmıha gerilmiş bedeniyle donattı.
Ve o çarmıhlar, insanlığın utanç değil, vicdan anıtı oldu.

Yüzyıllar sonra, Osmanlı topraklarında bir başka “hayır” sesi yankılandı.
Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin, hem alim hem dervişti.
Kah Bizans’ın, kah Osmanlı’nın sınırlarında yaşamış; dinleri, mezhepleri, halkları birleştiren bir bilgelikle konuşmuştu.
Onun felsefesi, dönemin medreselerinde duyulmamış türdendi.

Yarin yanağından gayrı her şey ortaktır” dediğinde, mülkiyetin kutsallığını sorguladı.
Zenginliğin değil, paylaşmanın Allah’ın emri olduğunu savundu.

“Ay ve güneş herkesin lambasıdır. Hava herkesin havasıdır, su herkesin suyudur. Ekmek neden herkesin ekmeği değil? ”

Ona göre “adalet”, gökten inen bir yasa değil,
yeryüzünde kurulması gereken bir kardeşlik düzeniydi.

Bedrettin’in öğrencileri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, Ege köylerinde bu düşünceyi hayata geçirdiler.
Din, dil, ırk ayrımı yapmadan; Türk, Rum, Yahudi, Müslüman, Hristiyan birlikte yaşadı, birlikte üretti.

Börklüce’nin Aydın–Karaburun hattında kurduğu bu “ortak yaşam cumhuriyeti” Osmanlı için büyük bir tehditti.
Zira devletin temeli toprak, toprağın temeli mülkiyetti.
Bedrettin’in düşüncesi, bu temeli yerinden oynatıyordu.

Sonunda savaş kaçınılmaz oldu.
Saray, dev bir ordu gönderdi.
Börklüce’nin müritleri, sadece inançla, çapa ve taşla direndi.
Binlercesi katledildi.
Torlak Kemal idam edildi.
Bedrettin yakalandı, Serez çarşısında yargılandı ve asıldı.
Ama ölmeden önce şunu söylediği rivayet edilir.

“Bu dünya, adaletsizliğe fazla dayanmaz.”

Bu iki isyanın ortak yanı, tarihsel kaderden çok ahlaki cesarettir.
Her ikisi de “İlahi düzen” denilen şeye değil, insanın vicdanına yaslandı.
Her çağda otoriteler “düzeni bozmakla” suçladılar onları,
oysa onlar, bozulmuş düzeni onarmak istemişti.
Birinde zincir vardı, diğerinde vakıf.
Birinde köle, diğerinde kul.
Ama ikisi de aynı şeyi aradı.
insanın insana tahakküm etmediği bir dünya.
Yenildiler lakin insanlığın kalbini açtılar.
Ve belki de asıl zafer, o kalpte kazanıldı.

Tarih, sınıfların savaşıdır.
Spartaküs’ün dağlarında yankılanan sesle, Bedrettin’in Serez’deki duası aynı göğe yükselir.

İnsanın insana kulluğu olmaz.”

O yüzden bugün dünya hala adil olmasa da, her adımda, her direnişte, her vicdanda biraz Spartaküs, biraz Bedrettin yaşar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir