FANATİZMİN GÖLGESİNDE MEDYA VE SİYASET

Muğlaspor–Şanlıurfaspor karşılaşması başladığında, sahada sadece top değil, aslında Türkiye’nin kadim bir toplumsal çıkmazı koşturuyordu.
Tribünlerden yükselen o bildik uğultu, “öteki” üzerinden kendini tanımlamaya çalışan hırçın bir kimliğin dışavurumuydu.
Tribünlerden yükselen o bildik uğultu, “öteki” üzerinden kendini tanımlamaya çalışan hırçın bir kimliğin dışavurumuydu.
Renk aşkı denen bir sosyal körlüğün ve sırt sıvazlama denen afyonun etkisinde bir avuç taraftarın savurduğu küfürler, kamusal alanın nasıl hoyratça işgal edildiğinin kanıtıydı.
Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras’ın bu olaylar üzerine “Birkaç kendini bilmez hadsiz” paylaşımı, sosyolojik bir cerrah titizliği taşıyordu. Aras, tüm şehri temsil eden tüzel kişilikle, tribünün marjinal gürültüsünü birbirinden ayırmak istedi. Ancak Türkiye’de hakikat, çoğu zaman algının kurbanı olur.
Sosyolojide “toplumsal histeri” diyebileceğimiz o mekanizma hemen devreye girdi.
Sözün bağlamı koparıldı.
“Birkaç kişi” ifadesi, kasten “tüm şehir” olarak genellendi.
Savunma refleksi, öz eleştirinin önüne geçti.
Tartışma büyüyünce paylaşım önce değiştirildi, sonra kaldırıldı.
İşte o an, meselenin teknik bir hatadan çıkıp etik bir krize dönüştüğü andır.Bir cümlenin doğruluğu, arkasındaki kalabalığın sayısıyla değil, nesnel gerçeklikle ölçülür. Paylaşımın silinmesi, o cümlenin yanlış olduğunu değil, hakikatin siyasi bedeline katlanılamadığını gösterir.
Hannah Arendt’in vurguladığı gibi, “Siyasetin kalbi dürüstlüktür” ancak oy kaygısı ve popülizm, bu dürüstlüğün üzerine bir şal örter.
Cümle, arkasında durulamadığı için tartışmalı hale geldi; oysa en doğru cümleler, bazen en yalnız bırakılanlardır.
Yıllardır süregelen bu manzara, aslında yapısal bir çürümenin tezahürü.
Tribün Zehirlenmesi: Küçük bir azınlık, sporun birleştirici ruhunu kirletir.
Kurumsal Atalet: Federasyon sadece mali cezalarla (fatura keserek) vicdanını rahatlatır.
Yönetimsel Korku: Kulüp yönetimleri, o “küçük ama gürültülü” grubu karşısına almamak için sessiz bir suç ortaklığına girer.
Peki ya kamusal alanın korunması.
Kulüpler kendi kitlelerinin esiri olup dilsizleşmiş, federasyon ise ruhsuz bir bürokrasiye hapsolmuşsa; geriye toplumun vicdanını temsil eden iki ana aktör kalır: Medya ve Siyaset.
Medya, sadece olanı biteni aktaran bir teleskop değil; karanlık köşeleri aydınlatan, yanlışı görünür kılan bir projektör olmak zorunda.
Siyasetçi ise sadece alkış toplamakla mükellef bir orkestra şefi değil; toplumun kendi yüzündeki lekelerle yüzleşmesini sağlayan o cesareti gösterebilmeli.
Eğer bir hakikat, “oy kaygısının” veya “tıklanma uğruna sessiz kalmanın” kurbanı ediliyorsa; orada sadece bir şehir değil, bir adalet anlayışı topyekûn mağlup oluyor demektir.
Bir kenti gerçekten savunmak, o kentin içinden yükselen çirkinliğe “hadsiz” diyebilecek ahlaki tutarlılığı ve cesareti göstermektir. Çünkü o cesaret, yanlışa karşı en yalnız kalmış doğruyu haykırmaktır.
Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras’ın bu olaylar üzerine “Birkaç kendini bilmez hadsiz” paylaşımı, sosyolojik bir cerrah titizliği taşıyordu. Aras, tüm şehri temsil eden tüzel kişilikle, tribünün marjinal gürültüsünü birbirinden ayırmak istedi. Ancak Türkiye’de hakikat, çoğu zaman algının kurbanı olur.
Sosyolojide “toplumsal histeri” diyebileceğimiz o mekanizma hemen devreye girdi.
Sözün bağlamı koparıldı.
“Birkaç kişi” ifadesi, kasten “tüm şehir” olarak genellendi.
Savunma refleksi, öz eleştirinin önüne geçti.
Tartışma büyüyünce paylaşım önce değiştirildi, sonra kaldırıldı.
İşte o an, meselenin teknik bir hatadan çıkıp etik bir krize dönüştüğü andır.Bir cümlenin doğruluğu, arkasındaki kalabalığın sayısıyla değil, nesnel gerçeklikle ölçülür. Paylaşımın silinmesi, o cümlenin yanlış olduğunu değil, hakikatin siyasi bedeline katlanılamadığını gösterir.
Hannah Arendt’in vurguladığı gibi, “Siyasetin kalbi dürüstlüktür” ancak oy kaygısı ve popülizm, bu dürüstlüğün üzerine bir şal örter.
Cümle, arkasında durulamadığı için tartışmalı hale geldi; oysa en doğru cümleler, bazen en yalnız bırakılanlardır.
Yıllardır süregelen bu manzara, aslında yapısal bir çürümenin tezahürü.
Tribün Zehirlenmesi: Küçük bir azınlık, sporun birleştirici ruhunu kirletir.
Kurumsal Atalet: Federasyon sadece mali cezalarla (fatura keserek) vicdanını rahatlatır.
Yönetimsel Korku: Kulüp yönetimleri, o “küçük ama gürültülü” grubu karşısına almamak için sessiz bir suç ortaklığına girer.
Peki ya kamusal alanın korunması.
Kulüpler kendi kitlelerinin esiri olup dilsizleşmiş, federasyon ise ruhsuz bir bürokrasiye hapsolmuşsa; geriye toplumun vicdanını temsil eden iki ana aktör kalır: Medya ve Siyaset.
Medya, sadece olanı biteni aktaran bir teleskop değil; karanlık köşeleri aydınlatan, yanlışı görünür kılan bir projektör olmak zorunda.
Siyasetçi ise sadece alkış toplamakla mükellef bir orkestra şefi değil; toplumun kendi yüzündeki lekelerle yüzleşmesini sağlayan o cesareti gösterebilmeli.
Eğer bir hakikat, “oy kaygısının” veya “tıklanma uğruna sessiz kalmanın” kurbanı ediliyorsa; orada sadece bir şehir değil, bir adalet anlayışı topyekûn mağlup oluyor demektir.
Bir kenti gerçekten savunmak, o kentin içinden yükselen çirkinliğe “hadsiz” diyebilecek ahlaki tutarlılığı ve cesareti göstermektir. Çünkü o cesaret, yanlışa karşı en yalnız kalmış doğruyu haykırmaktır.

