DATÇA’DA SİYASET VE İLKELİ OLMA SINAVI

Ancak tam bu noktada, Türk siyasetinin o kronik ve kadim çelişkisi baş gösteriyor: Eleştirinin yönü neden her zaman tek taraflı?
Mesela son örnek… Datça’nın kalbinde bir hafıza mekanı olan eski hastane arazisi… Kamusal bir vaha olma potansiyeli taşıyan bu kadar değerli bir alanın satış süreci gündeme geldiğinde, “kent hakkı” savunuculuğu iktidar ortakları tarafından neden sessizliğe bürünüyor? Yerel yönetimin elindeki taşı toprağı sorgularken, merkezi idarenin kamu taşınmazlarını elden çıkarmasına göz yummak, siyasi bir tutarlılık mıdır yoksa stratejik bir suskunluk mu?
Yerelde “kamusal alan kutsaldır” deyip, sıkıştığında satışları “ekonomik zorunluluk” ambalajıyla sunmak;
Şeffaflık talep ederken, kendi yönetimindeki eleştirilere kulak tıkamak;
Katılımcı belediyecilikten bahsedip, kararları kapalı kapılar ardında almak…
Bunların hepsi, halkın siyaset kurumuna olan güvenini zedeleyen aynı madalyonun diğer yüzüdür.
Datça gibi herkesin birbirini tanıdığı küçük yerlerde, halk kimin ne söylediğinden ziyade, kimin neyi neden yaptığına bakar. Burada toplumsal hafıza diridir. Bugün hararetle eleştirenin dün neden sustuğu, bugün canhıraş savunanın dün neden karşı çıktığı unutulmaz, bir kenara not edilir.
Kamu Yararı mı, Rakibin Açığı mı?
Siyaset; gerçekten toplumun ortak çıkarını korumak için mi yapılıyor, yoksa sadece rakibin açığını yakalayıp skor üretmek için mi? Datça’nın ihtiyacı olan şey; ne sadece bağıran bir muhalefet refleksi ne de yalnızca savunmaya geçen bir iktidar savunmasıdır.
Datça’nın ihtiyacı olan tek şey; tutarlı bir kamu vicdanıdır.
Eski hastane arazisinde de, köy parsellerinde de, imar planlarında da, sahil düzenlemelerinde de terazi aynı hassasiyetle kurulmalı.
Günün sonunda asıl mesele şudur:
Kent hakkı, siyasetin günlük hesaplarından ve parti çıkarlarından büyük müdür, değil midir?
Bu mesele sadece partilerin değil, sivil inisiyatiflerin ve her bir Datçalının da meselesidir.
Çünkü hak savunuculuğunda tutarlılığın ve ilkeselliğin partisi olmaz.

