BODRUM’DA İHANETİN SENFONİSİ

Bir zamanlar Orpheus vardı.
Öyle güzel çalardı ki lirini, kuşlar uçmayı bırakıp onu dinlerdi.
Nehirler akışını yavaşlatırdı.
Kayalar dile gelir, vahşi hayvanlar uysallaşırdı.
Ve ağaçlar…
Ağaçlar köklerini topraktan söker, Orpheus’un müziğine doğru yürürdü.
Mitoloji böyle anlatır.
Binlerce yıl sonra Ege’nin başka bir kıyısında yine müzik var.
Bodrum Antik Tiyatrosu’nda bir filarmoni orkestrası çalacak.
Üstelik kadınlar için.
“Türkiye’nin Mühendis Kızları” için.
Ne güzel.
Genç kadınlar okusun.
Mühendis olsun.
Bilimin, üretimin, hayatın içinde daha güçlü yer alsın.
Buna kim karşı çıkabilir?
Ama insanın aklına ister istemez birkaç kilometre ötedeki Akbelen geliyor.
Çünkü orada başka bir orkestra çaldı.
Kemanların yerine motorlar vardı.
Viyolonsellerin yerine testereler.
Şefin bageti yerine kepçelerin kolları havaya kalktı.
Ve Orpheus’un peşinden yürüyen ağaçların aksine, Akbelen’in ağaçları yürüyemedi.
Düştüler.
Bodrum Kadın Dayanışma Derneği şimdi bu nedenle Limak Filarmoni Orkestrası’nın konserine itiraz ediyor.
Ve çok çarpıcı bir kavram kullanıyor.
Artwashing.
Yani sanatla aklanmak.
Bir şirketin yarattığı çevresel ve toplumsal tartışmaların üzerine kültürün, sanatın, müziğin güzel örtüsünü sermek.
Böylece sahnenin ışıkları biraz daha parlak yanacak ki karanlıkta kalanlar görünmesin.
Ama bazı şeyleri karanlık bile saklayamaz.
Bir ağacın kesildiği yerde kalan boşluk gibi.
İnsanlık binlerce yıldır ağaca kutsallık atfetti.
Mitolojide Dryadlar ağaçların ruhlarıydı.
Bir ağacı yaraladığınızda sadece gövdesine balta vurmuş olmazdınız. Onun içinde yaşayan ruha da dokunurdunuz.
Anadolu ise ağacı sadece mitolojide değil, hayatın tam ortasında kutsadı.
Kimi zaman bir çınarın gölgesinde köy kurdu.
Kimi zaman bir zeytinin altında sofra açtı.
Kimi zaman dallarına bez bağlayıp dilek diledi.
Çünkü bu topraklarda insan eskiden beri ağacın sadece kereste olmadığını biliyordu.
Orman sadece metreküp değildir.
Toprak sadece maden ruhsatındaki koordinatlardan ibaret değildir.
Bir orman; kuştur, böcektir, tilkidir, arıdır.
Sudur.
Gölgedir.
Hatıradır.
Ve nihayetinde insandır.
Yaşar Kemal‘in dünyasında doğa hiçbir zaman dekor değildi.
Dağlar, ovalar, kuşlar, böcekler, ağaçlar insan hikayesinin içindeydi.
Çünkü Anadolu’yu anlatmanın başka yolu yoktur.
Bir ağacı hikayeden çıkarırsanız insanın da bir parçasını çıkarırsınız.
Akbelen meselesinin özü de tam burada yatıyor.
Biz yıllardır meseleyi yanlış kelimelerle tartışıyoruz.
Kaç ton kömür?
Kaç megavat elektrik?
Kaç dönüm arazi?
Kaç ağaç?
Oysa bazı şeylerin hesabı cetvelle tutulmaz.
Bir ormanın ekonomik değerini hesaplayabilirsiniz.
Ama bir insanın çocukluğunda gölgesinde oturduğu ağacın değerini hangi hesap makinesi bulacak?
İşte tam bu nedenle sanat önemli.
Çünkü sanat, rakamların anlatamadığını anlatır.
Bir keman bazen yüz sayfalık çevre raporundan daha güçlü konuşabilir.
Bir şiir bazen bin kişilik mitingden daha uzun yaşayabilir.
Bir roman bazen yok edilmiş bir vadinin hafızasını yüz yıl sonraya taşıyabilir.
Ama bunun için sanatın bir şartı vardır.
Vicdanı olmalı.
Sanat güçlünün dekoruna dönüştüğü anda ruhunu kaybeder.
Bir şirketin itibar perdesi haline geldiğinde sesi değişir.
Çünkü müziğin görevi buldozerin sesini bastırmak değildir.
Tam tersine…
Buldozerin neden orada olduğunu sordurmaktır.
Belki de 22 Ağustos gecesi Bodrum Antik Tiyatrosu’nda Orpheus’un ruhu dolaşacak.
İki bin yıllık taş basamakların arasından sahneye bakacak.
Kemanları dinleyecek.
Sonra başını çevirip Akbelen’e doğru bakacak.
Ve belki soracak:
“Benim müziğim ağaçları yürütürdü.
Sizin müziğiniz, kesilen ağaçların sesini duyabiliyor mu?”
Bir ormanın üzerine perde çekebilirsiniz.
Işıkları yakabilirsiniz.
Sahne kurabilirsiniz.
En güzel senfonileri çalabilirsiniz.
Fakat perde bir gün kapanır.
Alkışlar diner.
Orkestra evine gider.
Ve sabah olduğunda geriye yine aynı soru kalır.
Ağaçlar nerede?
