BİR YANI GİTTİ, BİR YANI HİÇ GELMEDİ
Adı Hüseyin Kaptan’dı.
Doğduğu yer, Girit’in Resmo kıyıları.
Ama mezarı…
Büyük ihtimalle bu topraklarda, Bodrum’un rüzgârına emanet.
Bu hikâye bir adamın değil; bavuluna sığdırılamamış bir vatanın, bir çağın hikâyesidir.
Bir Ada Sabahı: Girit
Hüseyin daha çocukken denizi ezberlemişti.
Resmo’nun taş kıyılarında, güneş henüz dağların ardındayken suyun üstü cam gibi olurdu.
Babası ona ilk dalışı öğretirken, nasırlı elleriyle denizi işaret edip şöyle demişti:
“Deniz insana benzemez oğlum ama insanı en iyi o anlatır. Öfkeni de saklar, hasretini de…”
Gençliğinde küçük bir teknesi oldu.
Ağ attı, sünger çıkardı, zeytin ağaçlarının gümüş yaprakları altında ter döktü.
Bir evi vardı, kapısının önünde saksıda fesleğeni…
Bir hayatı vardı, her taşını bildiği.
Sonra bir gün, adı mürekkepli bir listeye yazıldı.
O listeyi ne o yazdı, ne de okudu.
Ama o liste, onun kaderini sil baştan yazdı.
1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi…
“Türk” olarak doğduğu adadan, “Yabancı” sayıldığı için çocukluğundan koparıldı.
Bir sabah, arkasında zeytinliklerini, kapısının önündeki o aşınmış taş basamağı ve denize bakan o tanıdık sessizliği bıraktı.
Giderken bir avuç toprak, bir de evinin paslı anahtarını aldığı söylenir.
Belki doğrudur, belli değil.
Ama insan bazen memleketini cebine koyup gider; o anahtar artık hiçbir kapıyı açmasa da ruhunun kilididir.
1920’lerin ortasında, dumanı kederli bir vapur Bodrum’a yanaştı.
İçinden çıkanların çoğu gibi o da suskundu; dili başka, kalbi başka bir lisanla çarpıyordu.
Kumbahçe kıyısına ayak bastığında önce ufka, sonra ayaklarının altındaki toprağa baktı.
Sadece şunu fısıldadığı anlatılır:
“Deniz aynı deniz ama suyun tadı yabancı, insanın içindeki kıyı değişmiş.”
Yeni bir eve götürdüler onu.
O ev, aslında başka birine aitti.
Masada bırakılmış bir fincan, duvarda asılı bir aile resmi…
Başka bir hayatın sıcaklığı vardı odalarda.
Günlerce hiçbir eşyaya dokunmadı.
Çünkü birinin sürgünlüğü, diğerinin yuvası olmuştu; bu adaletsizliğin ağırlığı omuzlarını büktü.
Hüseyin Kaptan karada kök salamadı.
Toprak ona Girit’teki gibi kokmuyordu.
Yine denize döndü; tek sığınağına.
Sünger avına çıktı, vurgun yeme pahasına derinlere indi.
Gençlere dalmayı öğretti, Bodrum’un süngerciliğinde bir efsane oldu.
Onu tanıyanlar şöyle anlatırdı:
“Suya girince başka birine dönüşürdü, yüzü aydınlanırdı.”
Çünkü denizin altında milliyet yoktur, mübadele yoktur.
Orada sınır çizgileri çekilmemiştir.
Orada sadece nefes vardır ve o nefes her dilde aynıdır.
Ama geceleri…
Bodrum el ayak çekip sustuğunda, o uyanık kalırdı.
Bazen rüyasında Rumca sayıkladığı duyulurdu; o dilde gülmüş, o dilde aşık olmuştu çünkü.
Bazen hiç bilmediği bir isme seslenirdi karanlığa doğru.
Hiçbir şey söylemeden sabaha kadar karşı kıyıya, ışıkların görünmediği o boşluğa bakardı.
Onu tanıyanların dilinde hep aynı hüzünlü cümle kaldı.
“Gündüz buralıydı ama geceleri Girit’i sayıklardı.”
Hüseyin Kaptan’ın mezarı nerede tam bilinmez, belki bir zeytin ağacının dibi, belki bir kayalık…
Ama hikâyesi bu kıyılarda bir yakamoz gibi titrer.
Ve o hikâye hep aynı eksiklikle biter:
“O, Girit’te doğdu…
Bodrum’da yaşadı.
Ama hiçbir yere tam varamadı.”
Bugün Bodrum’da esen sert rüzgâr, bazen Girit’ten kekik kokusu getirir.
Çünkü bu kıyılarda hâlâ Hüseyin Kaptan gibi ruhu iki parçaya bölünmüş insanlar yaşar.
Bir yanı buraya gelmiş,
Bir yanı o eski taş basamakta takılı kalmış…

