AYNI SOFRADA İKİ BAYRAM
Henüz kahve kaynamadan, daha çocuklar uyanmadan…
Bir kapı çalınırdı.
Ve o kapı hiçbir zaman “yabancıya” açılmazdı.
Çünkü o sokakta yabancı yoktu.
Hasan Efendi elinde baklava tepsisiyle çıkardı evden.
Yol belliydi.
O yol, sadece bir komşuya değil, bir alışkanlığa, bir güvene giderdi.
Kapıyı Yorgo açardı.
“Geç kaldın bu bayram Hasan!” derdi, her seferinde.
Oysa ikisi de bilirdi…
Bu, gecikmenin değil, dostluğun şakasıydı.
İçeri girildiğinde masa çoktan kurulmuş olurdu.
Bir yanında baklava, diğer yanında kırmızıya boyanmış yumurtalar.
İki ayrı inanç,
Tek bir sofrada,
Aynı bayramı paylaşırdı.
Çocuklar için bayram basitti.
Şeker demekti.
Koşmak demekti.
Kapı kapı dolaşmak demekti.
Ama büyükler için bayram başka bir şeydi.
Bayram, kapının açık olmasıydı.
Datça’nın rüzgârı o yıllarda daha çok hikâye taşırdı.
Knidos’un taşlarından kopup gelen eski sesler,
bu sokaklarda yaşayan insanların sesine karışırdı.
Çünkü bu yarımada, sadece bir coğrafya değildi.
Bir geçiş yeriydi.
İnsanların…
Kültürlerin…
Ve bayramların geçiş yeri.
Sonra bir gün…
Bir kelime geldi.
Mübadele.
Ne kapılar kırıldı,
ne sokaklar yıkıldı.
Ama sesler sustu.
Yorgo gitti.
Onunla birlikte bir kahkaha, bir şaka, bir alışkanlık gitti.
Tıpkı Rodos’tan, Girit’ten gitmek zorunda kalanlar gibi.
En önemlisi…
Bir bayram eksildi.
O yıl Hasan Efendi yine tepsiyi hazırladı.
Ama bu kez adımları kararsızdı.
Çünkü gidecek kapı yoktu.
Sokağın başında durdu.
Bir an bekledi.
Sanki biri yine kapıyı açacak,
“Geç kaldın Hasan!” diyecek sandı.
Ama rüzgâr dışında kimse konuşmadı.
Eve döndü.
Masaya oturdu.
Karşısında boş bir sandalye vardı.
Elini uzattı…
Sonra geri çekti.
Çünkü bazı alışkanlıklar, insan gidince değil…
Bekleyen kalmayınca ölür.

