ANTİK RÜZGÂRIN BEKÇİLERİ
Bugünlerde iyi esiyor rüzgar.
Antik yazarlar Datça yarımadasını anlatırken, “rüzgârın evi” derlerdi buraya. Çünkü Datça’da rüzgâr sadece esmez, yerleşirdi. İnsanlar ev yapmadan önce yönünü sorar, yel değirmeni dikmeden önce adını fısıldardı.
Eskiden, Datça’nın tepelerinde bugün harap halde duran yel değirmenlerinin her biri, sadece buğday öğütmezdi.
O değirmenler rüzgârı öğütürdü.
Yaşlılar anlatırdı; eğer rüzgâr fazla öfkelenirse, denizi kabartır, gemileri kıyıya çarpar, insanın içini bile savururdu.
İşte o zaman değirmenler dönerdi. Kanatlarıyla rüzgârı yakalar, hızını alır, onu uslandırırlardı. Bu yüzden değirmenler hep yüksek yerlere kurulmuştu, tanrılarla rüzgâr arasında durabilmek için.
Antik metinlerde adı geçmeyen ama halkın bildiği bir figür vardı: Rüzgâr Bekçisi.
Ne rahipti ne kral. Değirmenlerin gölgesinde yaşar, gece kanatları dinlerdi. Eğer değirmen gece kendi kendine dönerse, bilirdi ki geçmiş bir şey anlatmak istiyordu.
Yüzyıllar geçti. Knidos sustu, limanlar doldu, tanrıların adları kitaplara hapsoldu. Ama değirmenler kaldı. Kanatları kırıldı, taşları çatladı; yine de rüzgâr her geçtiğinde durup onlara baktı.
Bugün Datça’da bir çocuk, tepeye tırmanırken yıkık bir yel değirmeninin içine girdi. Duvara kazınmış silik bir yazı gördü. Harfler yarımdı ama anlamı açıktı:
“Rüzgâr unutmaz.”
O an esinti hızlandı. Değirmen dönmedi belki ama içinden bir ses geçti. Çocuk, aşağıdaki Datça’ya baktı; yeni evler, asfalt yollar, antenler… Ama rüzgâr aynı rüzgârdı. Antik çağdan kalma bir soluk gibi.
Çocuk inerken fark etti: Değirmenlerin bulunduğu yerlerde rüzgâr hep biraz daha serin eser. Çünkü onlar hâlâ görev başındadır. Artık buğday öğütmezler ama zamanı öğütürler.
Antik yazarlar haklıydı. Datça, rüzgârın evidir. Yel değirmenleri ise bu evin hafızasıdır. Döndüklerinde değil, dönemediklerinde bile anlatırlar.
Ve rüzgâr her estiğinde, onlara dokunur.
“Merak etmeyin,” der, “Ben hâlâ buradayım.”

