VE TOHUM HER ŞUBAT YENİDEN FİLİZLENİR
Datça’da bazı akşamlar badem ağaçları erken çiçek açmış gibi konuşur, deniz biraz daha mavi susar, rüzgâr ise eski defterleri karıştırır.
Dün akşam Datça Demokrasi Evi’nin kapısından içeri girenler aslında bir söyleşiye değil, hafızanın içine yürüdü.
“Yetmişlerden Bugüne Datça” başlıklı buluşma, Datça Yarınlara Umut Derneği’nin davetiyle gerçekleşti.
Ama doğrusu şuydu: dün akşam salonda sadece) insanlar yoktu. Eski fotoğraflar vardı. Sararmış yaz akşamları vardı. Limanda esen kuzey vardı. Ve hepsinin ortasında, anlatmaya başladığında sesi denizin köpüğüne karışan bir adam: Osman Akın.
Dün akşam Datça Demokrasi Evi’nin kapısından içeri girenler aslında bir söyleşiye değil, hafızanın içine yürüdü.
“Yetmişlerden Bugüne Datça” başlıklı buluşma, Datça Yarınlara Umut Derneği’nin davetiyle gerçekleşti.
Ama doğrusu şuydu: dün akşam salonda sadece) insanlar yoktu. Eski fotoğraflar vardı. Sararmış yaz akşamları vardı. Limanda esen kuzey vardı. Ve hepsinin ortasında, anlatmaya başladığında sesi denizin köpüğüne karışan bir adam: Osman Akın.

Söyleşi, Datça için yazılmış ve bestelenmiş bir şarkıyla başladı. Perdeye yansıyan eski karelerde tozlu yollar, badem bahçeleri, az katlı evler, yüzünde rüzgâr taşıyan çocuklar vardı. Her fotoğraf bir cümle gibiydi. Her cümle biraz eksik, biraz tamamlanmaya muhtaç.
Osman Akın doğaçlama konuştu. Ama Datça’da doğaçlama diye bir şey yoktur aslında. Burada her sözün kökü vardır.
Yetmişleri anlattı. Seksenleri anlattı. Belediyenin koridorlarında geçen çeyrek asrı anlattı. Turizm Fakültesi’ni seçerken içinde kalan “bilim insanı olma” ihtimalini, sonra Datça’nın kendisini nasıl seçtiğini anlattı.
Kendi ifadesiyle, “Ben ancak 70’leri, 80’leri anlatabiliyorum,” dedi.
Salondan bir ses yükseldi:
“Devamı da var!”

Ve o anda fark edildi ki bu bir söyleşi değil, bir devam hikâyesiydi.
Yer yer “Datça’nın Dünü ve Bugünü Üzerine” dizisinde anlattıklarını hatırlattı; ama dün gece yeni hikâyeler de çıktı ortaya. Bir sokağın adı, bir kayığın hikâyesi, bir festivalin ilk günü, bir belediye masasının üzerindeki eski daktilo…
Osman Akın’ın hikâyesi biraz da Datça’nın hikâyesiydi.
Bilim insanı olmayı düşünen bir genç, turizmin cazibesine kapılıyor.
Turizmden belediyeye uzanan bir yol.
25 yıl kamu hizmeti.
Bugün ise yapay zekâ programları yapan bir iletişimci.
Datça değişiyor.
Yollar asfaltlanıyor.
Eski evler restore ediliyor ya da yıkılıyor.
Turizm büyüyor, teknoloji konuşuyor.
Ama bazı şeyler aynı kalıyor:
Rüzgârın yönü.
Bademin kokusu.
Ve anlatılmayı bekleyen hikâyeler.
Söyleşi bir saat 30 dakika sürdü.
Yer yer “Datça’nın Dünü ve Bugünü Üzerine” dizisinde anlattıklarını hatırlattı; ama dün gece yeni hikâyeler de çıktı ortaya. Bir sokağın adı, bir kayığın hikâyesi, bir festivalin ilk günü, bir belediye masasının üzerindeki eski daktilo…
Osman Akın’ın hikâyesi biraz da Datça’nın hikâyesiydi.
Bilim insanı olmayı düşünen bir genç, turizmin cazibesine kapılıyor.
Turizmden belediyeye uzanan bir yol.
25 yıl kamu hizmeti.
Bugün ise yapay zekâ programları yapan bir iletişimci.
Datça değişiyor.
Yollar asfaltlanıyor.
Eski evler restore ediliyor ya da yıkılıyor.
Turizm büyüyor, teknoloji konuşuyor.
Ama bazı şeyler aynı kalıyor:
Rüzgârın yönü.
Bademin kokusu.
Ve anlatılmayı bekleyen hikâyeler.
Söyleşi bir saat 30 dakika sürdü.

Ama Datça’nın hikâyesi bitmedi.
Osman Akın “olur” dedi.
Demek ki devamı var.
Belki bir sonraki buluşmada doksanlar konuşulacak.
Belki iki binler.
Belki de henüz yazılmamış bir gelecek.
Çünkü Datça’da geçmiş, sadece geride kalan bir zaman değildir.
Geçmiş, yarına atılan bir tohumdur.
Ve o tohum, her şubat akşamı yeniden filiz verir.
Fotoğraflar: Mehmet Erdal

