İŞTE MUTLULUĞUN RESMİ
Bazı zihinlerde özgürlük, sadece bir sürgünün çekilmesi ya da ağır bir kapının gıcırtıyla aralanmasıdır.
Oysa özgürlük; mekanik bir eylem değil, insanın kendi ruhuna giden en kısa yoldur. Bir evladın, annesinin sesindeki o tanıdık şefkate sığınabilmesi; ekmeğin buğusunu paylaştığı bir sofraya diz kırabilmesidir.
Özgürlük, bir ağacın gövdesindeki yaşanmışlığa parmak uçlarıyla dokunmak ve sabahın ilk ışıklarını, gökyüzünün mavisini yırtan soğuk tel örgüler olmadan karşılayabilmektir.
Bazen özgürlük, lügatlerin en mahzun ama en mağrur kelimesine sığar: “Eve dönebilmek.”
Esra Işık, tam 42 gün boyunca bu yalın hakikatten mahrum bırakıldı.
42 gün…
Takvimlerin üzerinde ince bir çizgi gibi duran, ancak bir insanın iç dünyasında asırlık bir yorgunluğa dönüşen o uçsuz bucaksız zaman dilimi.
Genç bir kadın; köklerini saldığı toprağı, çocukluğunun geçtiği gölgeyi savunduğu için sevdiklerinden koparıldı. Bir annenin dizinin dibinde çiçek açması gereken o kutsal pazar gününü, güneşin bile girmeye çekindiği beton duvarların soğuk nefesinde geçirdi.
Şimdi vicdanın o sağır edici sessizliğinde sormak gerekir:
Ne yaptı bu genç kadın?
Bir kasanın kapağını mı zorladı?
Bir canın ahını mı aldı?
Yoksa karanlık dehlizlerde kirli ağlar mı ördü?
Hayır.
O, sadece bir ağacın çığlığına ses oldu.
Bir köylünün nasırlı elleriyle tutunduğu toprağın dilsizleştirilmesine itiraz etti. Kendi yurdunda, nefes aldığı atmosferin saflığını korumaya çalıştı.
İşte bu yüzden bu hikâye, yalnızca Esra’nın biyografisi değildir.
Bu, bir coğrafyanın kendi haysiyetini savunma öyküsüdür. Zira bir iklim de doğayı sevmek ağır bir cürüm sayılmaya başlanmışsa; orada asıl ölçülmesi gereken, hukukun adaletten, vicdanın ise insandan ne kadar uzağa düştüğüdür.
Özgürlük, ironik bir öğretmendir; kıymetini en çok, onu bir gölge gibi kaybedenlere anlatır. Bir toplumun hürriyet terazisi; atılan tumturaklı nutuklarda ya da manşetlerin soğuk harflerinde değil, bir evladın annesinin boynuna dolanan kollarının huzurunda tartılır.
Bugün Esra tahliye edildi. Demir kapılar bir kez daha kapandı ama bu kez dışarıda kalmak için. Fakat zihinlerde asılı kalan o ağır soru hâlâ cevabını bekliyor:
Bir insanı, toprağına duyduğu o saf sevda yüzünden 42 gün boyunca hayattan ve güneşten koparmak, bu dünyaya ne kattı?
Belki de bu kadim toprakların ihtiyacı olan şey; gökyüzüne yükselen yeni parmaklıklar değil, kendi çocuklarının itirazındaki o dürüst sese tahammül edebilecek kadar geniş bir vicdandır.

