MUĞLASPOR GERÇEĞİ VE HAKİKATİ TESLİM ETMEK

Bazı gerçekler vardır; mermere kazınmış kitabeler gibi yerinden oynatılamazlar.

Siyasi iklimin rüzgârı, dünya görüşlerinin dar kalıpları veya tribünlerin geçici uğultusu bu gerçeklerin sertliğini aşındıramaz. Alkışlamak, çoğu zaman bir nezaket gösterisidir; ancak hakkı teslim etmek, vicdanın namus borcudur. Bugün Muğlaspor’un üzerinde yükseldiği zemin, bir pohpohlama seansının değil, çıplak bir hakikatin kayda geçirilme zaruretidir.

​Gazeteciliğin kutsal vazifesi, birilerinin gönlünü hoş etmek değil, zamanın ruhunu ve görünen hakikati tarihin not defterine nakşetmektir. Ve o not defterinin bugünkü sayfasında şu yazar: Muğlaspor, küllerinden doğan bir kentin ortak iradesidir.

​Bundan sadece birkaç mevsim önce, hafızalarımızı yoklayalım. Karşımızda, kendi yalnızlığına terk edilmiş, bir kentin tozlu raflarına kaldırılmış bir kulüp vardı. BAL Ligi’nin labirentlerinde kaybolmuş, ekonomik darboğazın mengenesinde nefessiz kalmış, köhneleşmiş tesislerin duvarlarına hüzün sinmiş bir Muğlaspor…

Şehirle arasındaki o görünmez bağ kopmuş; deplasman yolları bir avuç cefakâr taraftarın omzuna yüklenmişti. Adı vardı ama bu şehrin sokaklarında o eski, gür sedası artık duyulmuyordu.

​Sonra, Muğla’nın toprağına yeni bir tohum düştü. 31 Mart’ın getirdiği o taze solukla birlikte Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras, Muğlaspor’u sadece yeşil sahalarda koşturan 11 adamın meselesi olarak görmedi. Onu, bu kadim kentin dağılmış parçalarını bir araya getiren bir tutkal, bir aidiyet pusulası olarak kurguladı.

​Buradaki asıl mucize, belediyenin kasasından çıkan bütçe veya tahsis edilen imkânlar değildir. Asıl mesele, Muğla’nın o uzun yıllardır birbirine sırtını dönmüş, dağınık güçlerinin ilk kez aynı menzile bakmayı öğrenmesidir. Vali’den milletvekillerine, iş dünyasından bürokrasiye, siyasetin en zıt kutuplarından tribündeki en genç yüreğe kadar herkes, Muğlaspor armasının altında aynı masada saf tuttu.

​Eğer birileri bugün çıkıp bu yükselişi “şans” ya da “tesadüf” diye nitelemeye yelteniyorsa, o kişi tabelanın parıltısından kör olmuş, süreci okuma zahmetine girmemiş demektir.

Çünkü tesadüf, şapkadan bir maç çıkartabilir; ama tesadüf, üç yılda üç lig atlatacak bir sistem inşa edemez.

​Önce o yıkılmaya yüz tutmuş tesisler, birer gurur abidesine dönüştürüldü.

Stat modernize edildi, kurumsallaşmanın o soğuk ama güven veren dili kulüp binasına yerleşti. Sponsorluk, bir lütuf olmaktan çıkıp profesyonel bir mekanizmaya dönüştü. Ve en önemlisi; kent, uzun bir aradan sonra ilk kez “yenilmeyi reddetmeyi” denedi.

Bursa’daki o meşhur final gecesi, aslında bir şampiyonluktan çok daha fazlasıydı. 100 otobüs dolusu insanın yollara düşmesi, sadece bir futbol müsabakasına gitmek değil; kaybedilen bir kimliğin, unutulan bir aidiyetin peşinden koşmaktı. Muğlaspor o gece penaltılarla kazanırken sadece rakibini değil, bu şehrin üzerine sinmiş o kronik ilgisizliği ve “olmaz” diyen karamsarlığı da mağlup etti.

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. Kimseyi aziz ilan etmeye, kimseyi kutsamaya gerek yok. Lakin emeğin üzerine beton dökmek de ne gazeteciliğe sığar ne de insanlığa…

Gazetecilik bazen en sert taşı atmayı, bazen de en sağlam temeli alkışlamayı gerektirir.

Bugün Muğlaspor’un ulaştığı bu görkemli durak; yönetimin emeği, futbolcuların teri ve taraftarın karşılıksız sevdası kadar, kentte kurulan o “ortak organizasyon iradesinin” de başarısıdır.

​Ve bu irade mimarisinin tam merkezinde Ahmet Aras gerçeği durmaktadır. Bu tespiti yapmak “taraf olmak” değil, objektifin gördüğü kareyi olduğu gibi yansıtmaktır. Çünkü bir şehrin kaderi, insanlar birbirinin gözüne değil, aynı hedefe bakmaya başladığında değişir.

Muğlaspor’un hikâyesi, sadece bir topun çizgiyi geçme hikâyesi değildir; o topun peşinde birleşen bir kentin, yeniden “biz” olma destanıdır.

Ve Ahmet Aras’a hakikati teslim etmek gerekir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir