HER GÜN 100 KİLOMETRE, BİR ÖMÜRLÜK ÇİLE
Bodrum tabelasını gördüğünde İstiklal Marşı okuyan bir öğretmen var bu ülkede.
Adı Saffet.
Bu cümle ilk bakışta insanın yüzünde buruk bir tebessüm bırakıyor.
“Ne güzel milli bir duyarlılık” diyenler çıkıyor. Oysa biraz durup düşününce, gülümseme yerini ağır bir soruya bırakıyor.
Bir öğretmen neden bir tabelenin altında sevinçten marş okur?
Çünkü bu ülkede artık tabelaya ulaşmak, eve ulaşmaktan daha kolay.
Saffet öğretmen, her sabah Milas’tan yola çıkıp Bodrum’a gidiyor. Akşam aynı yolu geri dönüyor. Günde yaklaşık 100 kilometre. Sebebi yorgunluk değil, keyif hiç değil. Sebebi basit ve acı:
Bodrum’da bir öğretmenin kiralayabileceği bir ev yok.
Turizm cenneti dedikleri yer, kamu emekçisi için barınma cehennemine dönüşmüş durumda. Evler var ama öğretmen için değil. Öğretmen maaşı var ama Bodrum için değil. Sistem şunu söylüyor adeta.
“Gel, çalış. Ama yaşama.”
İstiklal Marşı’nı bir tabelenin altında okumak…
Bu bir vatan sevgisi gösterisi değil sadece.
Bu, hayatta kalma sevinci.
Bu, “bugün de yetiştim” demek.
Bu, “henüz pes etmedim” diye kendini ikna etme çabası.
Biz öğretmeni hep kürsüde görmek isteriz. Tebeşirle, kalemle, idealizmle… Ama öğretmenin gerçek hayatı artık yollarda geçiyor. Direksiyon başında, benzin istasyonlarında, karanlık virajlarda.
Saffet öğretmen yalnız değil. Bu ülkede öğretmenler, hem çocuklara hayatı anlatıyor hem de kendi hayatlarını parçalara bölerek yaşıyor. Barınamıyorlar, tutunamıyorlar ama yine de derse giriyorlar. Çünkü çocuklar bekliyor.
İşin asıl acı tarafı şu.
Bu hikâyeye şaşırmıyoruz.
Alıştık.
Bir öğretmenin dramı dediğimiz şey artık istisna değil, kural.
Ve bu ülke, öğretmenlerinin dramını normalleştirdikçe, geleceğini de normalleştirerek kaybediyor.
Bir gün o tabelenin altından sadece marş değil, bir vazgeçiş sessizliği geçerse…
İşte o zaman hiçbir marş bizi ayağa kaldıramaz.

