SU, SUYA KAVUŞTU
Datça’nın rüzgarlı sırtlarında, zamanın ötesinden gelen bir ahit bu yıl yirmi beşinci kez tazelendi: Akdeniz’den Ege’ye Dostluk ve Doğa Yürüyüşü
Güneşin altın bir sikke gibi gökyüzüne asıldığı bu kadim sabah, toprak ana Knidos’un mirası üzerinde bir kez daha titredi.
Mitolojinin derin sessizliğinde, Akdeniz ve Ege aslında iki ayrı hakanlıktır. Biri derin maviliğin mağrur bekçisi, diğeri ise adalarla süslü gümüş pullu bir efsanedir.
Ancak Datça, bu iki devin birbirine en çok sokulduğu, nefeslerinin birbirine karıştığı o büyülü eşiktir.

Toprak kaplara mühürlenen Akdeniz’in tuzu, tıpkı Poseidon’un bir habercisi gibi, yürüyüşçülerin omuzlarında kutsal bir yük oldu.
Kekik kokulu patikalardan, rüzgarla fısıldaşan zeytin ağaçlarının ve rüzgarın bekçisi Kızlan Yel Değirmenlerinin altından geçildi. Bu sadece bir yürüyüş değil; suyun suya, ruhun doğaya kavuşma arzusuydu.
Ve o an geldiğinde; Akdeniz’in hırçın ama şefkatli suyu, Ege’nin serin sinesine bırakıldı. Çeyrek asırlık bu gelenekle, iki denizin damarları birbirine bir kez daha bağlandı.
”Doğanın kalbinde atılan her adım, insanın kendi özüne yaptığı bir yolculuktur.”
Suların kucaklaşmasıyla birlikte, antik tiyatroların yankısını taşıyan bir neşe sardı ortalığı.

Bir ritüelin ağırlığı yerini şenlikli sofralara, dostlukla yoğrulmuş kahkahalara bıraktı.
Ege ve Akdeniz, aralarındaki sınırları bir kenara bırakıp Datça’nın koynunda tek bir şarkı söylemeye başladı.
Bu, sadece suyun suya karışması değil; insanın doğaya sunduğu bir barış nişanesiydi.
Fotoğraflar; Mehmet Erdal

