MASKENİN ARDINDAKİ İNSAN

Bir zamanlar, söz henüz yazıya dönüşmemişken…
İnsan, kendini anlatmanın yolunu arıyordu.
Gökyüzüne bakıyor, yıldızları tanrı sanıyor; toprağa dokunuyor, kaderini hissediyordu.
Ve sonra bir gün, bağbozumu şenliklerinin sarhoşluğu içinde, insanlar bir çember oluşturdu.
Ortada ne bir sahne vardı ne de seyirci.
Herkes hem anlatıcıydı, hem dinleyen.
İşte o çemberin ortasında doğdu tiyatro.
Bu doğumun tanrısı vardı: Dionysos.
Şarap, coşku ve sınırların yıkılması onun alanıydı.
Ama asıl armağanı, insanın kendi maskesini takıp kendine bakabilmesiydi.
Çünkü tiyatro, bir kaçış değil kendine yakalanma sanatıydı.

 

Antik çağın sahnesinde en ağır yükü tragedyalar taşırdı.
Ve tragedyada soru basitti ama cevabı yoktu.
İnsan, kaderine karşı koyabilir mi?
Oidipus sahneye çıktı.
Kendi gerçeğini ararken, aslında kaçtığı şeyin ta kendisi oldu.
Gözleri vardı ama göremiyordu.
Gerçeği gördüğünde ise artık bakamıyordu.
Prometheus zincire vuruldu
Tanrılara karşı geldi, insanlara ateşi verdi.
Ama bedeli sonsuz acı oldu.
Çünkü bilgi, özgürlük kadar ağırdı.

Antigone toprağa bir beden gömdü ama aslında vicdanı gömmeyi reddetti.
Devlet yasasıyla tanrı yasası arasında sıkıştı.
Tragedya şunu fısıldadı.
İnsan ne tanrıdır ne de tamamen özgür.
Ama yine de seçmek zorundadır.

 

Sonra sahneye kahkaha geldi.
Ama bu kahkaha hafif değildi.
Aristophanes çıktı sahneye.
Kralları alaya aldı, halkı güldürdü, düzeni ters yüz etti.
Komedya şunu söylüyordu.
İnsan en çok gülerken savunmasızdı.
Ve o anda, hakikat içeri sızdı.
Komedya, maskeyi düşürmez, onu abartırdı.
Öyle ki, herkes kendini o maskede tanırdı.

Antik tiyatroda sadece kahramanlar yoktu.
Bir de koro vardı.
Koro konuşmazdı, hatırlatırdı.
Toplumun sesi, korkunun yankısı, umudun gölgesiydi.
Bireyin trajedisi, onların dilinde ortak bir kadere dönüşürdü.
Çünkü tiyatro hiçbir zaman sadece bir hikâye anlatmadı.
Her zaman “biz” dedi.

Tiyatro aslında şu soruyla başladı.
Ben kimim?
Ve her oyun, bu soruya verilmiş eksik bir cevaptı.
Bir filozof gibi düşünürsen sahne, varoluşun kendisidir.
Maskeler, kimliklerimizdir.
Rol ise, yaşadığımız hayat.
Belki de bu yüzden
Sokrates hiçbir oyun yazmadı ama hayatı başlı başına bir sahneydi.

Tiyatro, tanrılar için başlamış olabilir.
Ama insan için devam etti.
Bugün hâlâ bir sahneye bakarken aslında kendimize bakıyoruz.
Çünkü her karakter biraz biziz.
Her trajedi biraz bizim korkumuz.
Her komedi, sakladığımız bir gerçeğin kahkahası.
Ve perde her kapandığında aynı soru akılda kalıyor.
“Sahnedeki kimdi, ben miydim?”
#DünyaTiyatroGünü

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir