KNİDOS’UN ÖLÜMSÜZ GÜZELİ

Takvimlerin M.Ö. 371’i gösterdiği o kadim çağlarda, Thespiae toprakları çiçeklerin en narinini, Mnesarete’yi büyütüyordu.

Yüzünde güneşin parıltısı, ruhunda hayatın neşesi saklıydı. Lakin taşranın dar sınırları bu cevhere yetmedi; rüzgar onu felsefenin ve hırsın başkenti Atina’ya sürükledi.

​Atina’da hayatta kalmak, sıradan bir kadın için imkansıza yakındı. Mnesarete burada kabuğunu değiştirdi ve bir Hetaira olarak yeniden doğdu; adı artık “Phryne” (Kurbağacık) idi.

Lakin bu isim, onun bir bataklık çiçeği gibi çamurun içinden güzellikle yükselişine bir göndermeydi.

Antik Yunan‘da bir Hetaira, sadece bir sevgili değil; erkeğin zihinsel yolculuğunda ona eşlik eden, felsefe bilen, siyaset konuşan, lir çalan özgür bir kadındı. Evli kadınların dört duvar arasına hapsolduğu o çağda, Hetairalar Atina’nın entelektüel ışıklarıydı. Phryne, bu sınıfın en parlak yıldızı, zekasıyla devlet adamlarını, güzelliğiyle sanatçıları büyüleyen bir ikon haline geldi.

Ancak ölümlülerin kıskançlığı, Olimpos’un gazabından daha yakıcıdır. Reddedilen bir sevgilinin hıncıyla Phryne, “dinsizlik” suçlamasıyla yargıçların karşısına çıkarıldı.

O günlerde bu suçun bedeli ölümdü. Mahkemede karar anı geldiğinde, avukatı Hypereides tarihin en cüretkar hamlesini yaptı: Phryne’nin üzerindeki ipek örtüyü bir hamlede çekip çıkardı.

​Yargıçlar nefeslerini tuttu. Karşılarında duran sadece çıplak bir kadın değil, “Kalokagathia” ilkesinin vücut bulmuş haliydi; Antik Yunan inanışına göre dış güzellik, ruhun erdeminin bir yansımasıydı. Bu kadar kusursuz bir beden, ancak ilahi bir ruh taşıyabilirdi. Yargıçlar, “Tanrısal bir güzelliği yok etmek günahtır” diyerek onu ölümden kurtardılar; lakin bir şartla: Güzelliğini insanlardan saklaması için onu bir manastırın sessizliğine mahkum ettiler.

​Yıllar geçti… Eleusis’in kutsal sularında AfroditmFestivali kutlanırken, büyük heykeltıraş Praxiteles, denizden yükselen bir figür gördü. Tüm rahibeler giysileriyle suya girerken, içlerinden biri yeminini ve örtülerini bir kenara bırakmış, dalgalarla kucaklaşıyordu. Bu, Phryne’den başkası değildi.

Praxiteles o an kararını verdi. İstanköylülerin (Kos) sipariş ettiği tanrıça heykelinin ruhu bu kadındı. Phryne’nin karşısına geçip, “Seni mermerin içinde sonsuza dek uyandıracağım” dedi. Paros adasından gelen ay ışığı beyazlığındaki mermeri, Phryne’nin hatlarıyla yoğurmaya başladı. Bu, sanat tarihinde bir devrimdi; zira o güne dek sadece erkek tanrılar çıplak tasvir edilirken, ilk kez bir kadın, üstelik yaşayan bir ölümlü tanrıça suretinde soyuluyordu.

 

​İstanköylüler heykeli “fazla gerçek ve çıplak” bularak reddettiler. Ancak Knidoslular, bu şaheserin değerini anladılar. Onu, denizi her yönden gören yuvarlak tapınaklarına yerleştirdiler.

Heykel o kadar büyüleyiciydi ki, sadece onu görmek için Akdeniz’in en uzak köşelerinden gemiler kalkıyor, gençler bu mermer tenin karşısında aşk acısı çekiyorlardı.

Knidos şehri ağır borçlar altındayken, Kral Nicomedes tüm borçları silme karşılığında heykeli istedi. Knidos halkı ise tarihe geçecek o cevabı verdi: “Güzelliğimizle yoksul kalmayı, onsuz zengin olmaya tercih ederiz.”

​Bugün Praxiteles’in asıl eseri kayıp olsa da, Phryne’nin sureti dünyanın dört bir yanındaki müzelerde kopyalarıyla yaşıyor.

Heykeltıraş sözünü tutmuştu; Phryne artık bir fahişe, bir suçlu ya da bir rahibe değildi.

O, mermere üflenmiş ölümsüz bir ruhtu. Sadece, bir zamanlar ona can veren bu topraklarda, Knidos’un rüzgarlı tepelerinde hala o boş kaide mahzun duruyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir