KİMİ TOPRAĞA GÖMÜLÜR KİMİ GÖNÜLLERE

Eski Datça’nın taş sokaklarında yürürken duyulan o ince ses, gölgelerde saklı bir geçmişin yankısıdır.
Kimi zaman zeytin ağaçlarının, begonvillerin hışırtısına karışır, kimi zaman eski duvarların soğuk taşlarına siner; fakat hep oradadır.
İşte o yankılardan biri, 1931 yılının bir sabahında, Datça’nın o dingin topraklarında dünyaya gözlerini açan Nihat Akkaraca’dır.
Daha o vakitlerde, kaderin ince parmakları bu köyün derinliklerine işleyeceği bir hikâyeyi usulca yazmaya başlamıştı.
Nihat Akkaraca, çiçeklenmiş badem ağaçlarının arasında, denizin tuzlu kokusuyla büyüdü. İlkokulunu bitirdiğinde, bu küçük kasabada öğrenim görebileceği bir okul yoktu; uzaklara, bilinmez yollara bakmak zorunda kaldı. Ona sunulan, çiftçiliğin ağır ama anlam dolu yaşamıydı. Fakat Nihat Akkaraca, toprakla haşır neşir olurken bile aklında hep başka bir şey taşıyordu; bir keşfetme arzusu, bir özlem.
Bu özlem, onu askerliğe götürdü, İzmir’in tozlu yollarına, Ankara’nın karmaşasına savurdu. Her gördüğü, her öğrendiği, onu biraz daha bilgeleştirdi; fakat içindeki sessiz Datça, hep kalbinin köşesinde saklı durdu.
Ankara’da, kendi kendine öğrendiği İngilizce ile bir Amerikan şirketinde çevirmenlik yapmaya başladığında, o yılların içinde kimselerin fark etmediği bir derinlik vardı. Çevirmen olarak çalışsa da, belki asıl çeviriyi kendi içinde yapıyordu: Şehirlerin kalabalığını, uzak yolların sessizliğini, hatıraların özlemini. Belki bu yüzden, zamanla içindeki bu çağrının nereden geldiğini anladı. Onu Datça’ya, o taş sokakların içine geri çeken bir şey vardı.

Datça’ya döndüğünde, burada bir elektronik tamir dükkânı açtı. Fakat o yalnızca kabloları ya da devreleri tamir etmiyordu; belki de unutulmuş hikâyeleri, yitip giden gelenekleri, eski bir yaşamın ince ince örülmüş dokusunu onarıyordu. Eski Datça’nın sokaklarında dolaşırken, her yüzün ardında bir öykü, her taşın altında bir sır saklı olduğunu seziyordu. Bu öykülerin peşine düşmek onun kaderi oldu.
2000 yılında, bir avuç yoldaşıyla Datça Yerel Tarih Grubu’nu kurdu. Köy kahvelerinde anlatılan efsaneleri, halk arasında dolaşan eski söylenceleri derlemeye başladı. Çalışmaları, Datça’nın o kadim ruhunu kağıda döküyordu. “Datça’da Zaman” adını verdiği kitabında, her satır Datça’nın kendi sesiyle konuşuyordu; köy meydanındaki eski çınarın, masmavi denizin, taş evlerin gizlediği o kadim sesle. Bu ses, yalnızca bir yazarın kaleminden dökülen sözcükler değildi; bir halkın, bir tarihin, bir kültürün can bulan yankısıydı.

Nihat Akkaraca’nın öyküsü “Datça’da Zaman” ile tamamlanmadı. Ölümünden sonra, onun sessizce yazdığı satırlar “Zaman’ın Sesi” ile yankı bulmaya devam etti. Ailesi ve dostları, onun mirasını yaşatmak için el ele verdi. Bu, sadece bir kitabın değil, Datça’nın ruhunun korunmasıydı. Akkaraca’nın bıraktığı iz, onun adına düzenlenen öykü ödülleriyle daha da derinleşti; her kazanan, onun o sessiz ruhunu bir nebze daha yaşatıyordu.
Bugün, Eski Datça’nın taş yollarında yürürken, onun anısını hatırlatan bir sessizlik sarar insanı.
Belki rüzgarın taşıdığı ince bir fısıltıda, belki ağaçların gölgesinde, belki denizin ufka açılan mavisinde; bir zamanlar bir çiftçi, bir çevirmen, bir anlatıcı olan Nihat Akkaraca’nın izleri hâlâ saklıdır. Datça’nın ruhunu tarihe, o taş sokaklara, insanların kalplerine işleyen bu insan, artık bir masal kahramanı gibi Eski Datça’nın sonsuz gecelerinde, bir yıldız gibi parlamaya devam eder.
Fotoğraf: TC Nazan Tuğcu

