HALK İSTENMEYEN MİSAFİR Mİ?

Bir kentin nasıl yönetildiğini, o kentte yaşayanların ne kadar kıymetli olduğunu anlamak için dev bütçelere, istatistik raporlarına ya da süslü sunumlara bakmanıza gerek yoktur bazen.
Bir fotoğraf yeter. Kadrajın sessizce fısıldadığı o tek bir an, sayfalar dolusu ihmali özetler.
Gazeteci Bengüç Özerdem’in Kumbahçe’de çektiği bu görüntü de tam olarak böyle bir ayna…
Bir tarafta gücü, sermayeyi ve kuralsızlığı simgeleyen, kıyıya fütursuzca taşmış işletmelerin masa düzeni…
Diğer tarafta coğrafyanın bu topraklara en büyük hediyesi olan masmavi bir deniz…
Ortada ise asıl sahibine, yani halka adeta bir sadaka gibi bırakılan, “Bununla idare edin” denilen birkaç karışlık soluksuz bir kum şeridi.
Bu sadece bir alan daralması değil; bu, adaletin ve aidiyetin daralmasıdır.
Ve insan ister istemez sormadan edemiyor: Bodrum’da vatandaş olmak, sadece seçim pusulasındaki bir mühürden mi ibarettir?
Sandık ufukta göründüğünde havada uçuşan “halkın belediyesi” sloganları ne hikmetse yaz güneşi açıp kıyılar rantla dolduğunda birden buharlaşıyor. Halkın payına ise kendi memleketinde bir gölge kapmak için çırpınmak düşüyor.
Oysa mesele sadece hukuki bir ihlal değil.
Kıyı Kanunu açık: Kıyılar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır, kamunun ortak kullanımına ayrılır.
Bir vatandaşın denize ulaşabilmek için masa aralarından slalom yapması, iplerin kenarından bir sığıntı gibi tek sıra yürümek zorunda kalması hukuken de ahlaken de sakattır.
Ama asıl acı olan, bu manzaranın artık kimseyi şaşırtmıyor oluşu.
Toplumlar bir günde teslim olmazlar; yavaş yavaş, alıştırılarak, normalleştirilerek dönüştürülürler.
Önce masum bir-iki masa gelir…
Sonra birkaç şezlong eklenir…
Ardından “Zaten herkes yapıyor, ne olacak?” sessizliği kaplar etrafı.
Ve bir sabah uyanırsınız ki, çocukluğunuzun geçtiği, ayak bastığınız o koca sahil, fotoğraftaki o daracık, klostrofobik bir çizgiye indirgenmiş.
Bunun adına “turizm” deyip geçemeyiz.
Turizm; yerel halkı kendi kıyısından sürgün etmek değildir.
Turizm; kamusal alanı parası olanın lütfuna terk etmek değildir.
Turizm; bir insanın doğup büyüdüğü ya da yaşamayı seçtiği kentte kendini “istenmeyen misafir” gibi hissetmesi hiç değildir.
Belediyelerin asli görevi, ticaretin konforunu kutsamak değil; o ticareti var eden kamusal düzeni ve hukuku korumaktır. Çünkü kamusal alanları kaybettiğimizde, kaybettiğimiz şey sadece birkaç metrekare kum ve çakıl taşı olmaz.
O kum taneleriyle birlikte kent kültürü kaybolur. İnsanların birbirine eşit baktığı o nadir ortak alanlar yok olunca adalet duygusu kaybolur. Ve en nihayetinde, insanı o kente bağlayan en kutsal bağ, yani “Bu şehir benim” hissi kaybolur.
Vatandaş kendi kendine şu yıkıcı soruyu sormaya başladığı an, bir kent ruhunu kaybetmiş demektir:
“Ben bu şehirde sadece vergi zamanı hatırlanan bir cüzdan ve seçim günü çağrılan bir sayı mıyım?”
İşte asıl tehlike, bu yabancılaşmadır.
Bodrum Belediye Başkanı Tamer Mandalinci; önünüzde duran bu fotoğraf sadece bir mekân ihlali değil, bir yönetim sınavıdır.
Bu daralan çizgiye dair, bu kentin asıl sahiplerine verecek bir cevabınız, bu gidişatı durduracak bir iradeniz olacak mı?
Sessizliği değil, adaleti bekliyoruz.

