MUĞLA BASININA DAİR

Muğla’da “Vatandaş Ahmet” diyorlar.
Ben tanımıyorum.
Duyduğum kadarıyla bu arkadaş Bodrum‘da CHP‘de bir yerlere gelmeye çalışmış, yüz vermemişler.
Bana söylenen bu.
Şimdi “Muğla’da siyaset de basın da ilkelerden koptu” başlıklı yazı yazmış.
Diyor ki:
“Muğla’da siyaset ve basın bugün birbirine paralel yürüyor. Ve ne yazık ki ikisi de ilkelerden kopmuş, çöküşe geçmiş durumda.”
Ağır bir cümle.
Daha ağırı sonra geliyor:
“Muğla’da siyaset de basın da bu yüzden bu halde. İlke yok, emek yok, vefa yok. Sadece ikbal var, sadece çıkar var.”
Şimdi duralım.
Kimde ilke yok?
Kimde emek yok?
Kim çıkar peşinde?
Hangi gazeteci kalemini hangi çıkar karşılığında kullandı?
Bunların yanıtı yok.
Ama hüküm var: Muğla basını.
Hiç üstüme alınmadım.
Ancak konu mesleğimiz olunca itiraz etmek gerekiyor.
Bir haber sitesi yanlış haber yaptıysa adını yazarsınız.
Bir gazeteci haberini doğrulatmadan yayımladıysa o haberi gösterirsiniz.
Bir yayın organı belediyeyle, siyasetçiyle ya da herhangi bir çıkar grubuyla gazetecilik etiğine aykırı ilişki kurduysa belgesini ortaya koyarsınız.
Eleştirirsiniz.
Hem de sonuna kadar.
Fakat birkaç örnekten hareketle koca bir şehirde gazetecilik yapan insanları “ilkesizlik”, “çıkar” ve “çöküş” kelimelerinin altına toplarsanız, artık gazeteciliği eleştirmiyorsunuz.
Gazetecileri topluca mahkum ediyorsunuz.
Üstelik yazıda iki gazeteci için kullanılan bir ifade var.
“Kalemini kiraya vermeyen.”
İki gazeteciyi övmek için söylenmiş olabilir.
Peki onları diğerlerinden ayırarak “kalemini kiraya vermeyen” dediğinizde geriye kalan gazetecilere ne demiş oluyorsunuz?
Diğerlerinin kalemi kiralık mı?
Muğla basınının sorunları yok mu?
Var.
Hem de çok.
Belediyelerle kurulan ilişkilerden ekonomik bağımlılığa, haber ile reklam arasındaki sınırın zaman zaman ortadan kalkmasına kadar tartışılması gereken pek çok mesele bulunuyor.
Bunları en çok biz gazetecilerin tartışması gerekir.
Ama bunun yolu bütün bir meslek grubunu aşağılayan genellemeler değil.
Çünkü Muğla’da hala telefon açıp haberini doğrulatan gazeteciler var.
Belge arayanlar var.
Sahaya çıkanlar var.
Birilerinin hoşuna gitmeyeceğini bile bile yazanlar var.
Reklam kaybetmeyi göze alanlar var.
Kendi imkanlarıyla gazetecilik yapmaya çalışanlar var.
Elbette yanlış yapan da var.
Eksik yapan da.
Taraf olan da.
Ama bunların hiçbiri bir şehrin bütün basını hakkında, “İlke yok, emek yok, sadece çıkar var” deme hakkını kimseye vermez.
Üstelik basından belge isteyen bir anlayışın, basını suçlarken de aynı belge hassasiyetini göstermesi gerekir.
Yoksa ortaya tuhaf bir çelişki çıkar.
Gazetecilere, “Belgesiz, dayanaksız yazmayın” deyip ardından bütün Muğla basını hakkında belgesiz ve dayanaksız bir hüküm veremezsiniz.
Gazeteciliğin basit bir kuralı vardır.
Suçlama ne kadar büyükse, dayanağı da o kadar sağlam olmak zorunda.
İki gazeteciyi alkışlamak için Muğla’daki bütün gazetecileri sanık sandalyesine oturtmaya gerek yok.
Hele gazetecilerden belge isteyenlerin hiç yok.
Gelelim işin başka tarafına…
“Benim yazılarım beş-altı bin kişiye ulaşıyor” demiş.
Peh… Peh… Peh…
Ne büyük başarı!
Demek ki, her sabah like sayıyor!
Yakında “Muğla’nın en çok okunan yazarı benim” derse şaşırmayın!
Muğla Gazeteciler Cemiyeti de bu sözlere tepki gösterip kendisini kınadı.
Yerinde ve doğru bir tepki.
Ama burada çuvaldızı biraz da kendimize batırmamız gerekiyor.
Vatandaşa mikrofon uzatmak iyidir.
Herkes konuşabilir, herkes düşüncesini açıklayabilir. Gazetecilik zaten farklı seslere yer vermeyi gerektirir.
Ancak bir kişiyi sayfalara taşıyıp her siyasi meselede “bir kanaat önderi” “bir bilen” konumuna getirirseniz, bir süre sonra o kişi kendisini gerçekten öyle görmeye başlayabilir.
“Boş bilen” olduğunu göremez.
Aslında mesele Ahmet’in yazdıkları değil.
İstediğini yazsın.
Eleştirsin.
Ama medya da kimi, hangi sıfatla ve neden kamuoyunun önüne çıkardığını zaman zaman sorgulamalı.
Bunun Muğla’da bir örneğini daha önce yaşadık.
Osman Gürün döneminde yasal olmamasına rağmen basın danışmanlığı yapan Tuncay Mollaveisoğlu’nun Muğla basını için kullandığı “besleme” sözü büyük tepki çekmişti.
Bazıları sustu.
Bazıları gereken cevabı verdi.
Çünkü mesele kişisel değildi.
Mesele mesleğin itibarıydı.
Bugün de öyle.
Kimse Muğla basınının kusursuz olduğunu söylemiyor.
Biz kendi yanlışlarımızı kendimiz de konuşuruz.
Hatta konuşmak zorundayız.
Ama eleştiri başka şeydir, bütün bir meslek grubunun üzerine “ilkesiz”, “çıkarcı”, “kiralık kalem” gölgesi düşürmek başka.
O nedenle Vatandaş Ahmet’e son sözümüz kısa olsun:
Gazetecilerden belge istiyorsan, önce suçlamanın belgesini koyacaksın.
Yoksa o söz gazetecilik eleştirisi değil, kahve sohbeti olur.
Pişpirik oynarken, iyi sohbetler.
