BİZİM MAHALLENİN KİRLİ SOKAKLARI

Belediyeleri eleştirmek en kolay, en konforlu iştir. Oturduğunuz yerden kalemi elinize alır; “Liyakatsizlik“, “kayırmacılık“, “eş-dost atamaları” başlıkları altında, yazılı ve görsel hafızaya kazınacak zehir zemberek cümleler kurarsınız. Okur alkışlar, kamuoyu duyarlılığı tatmin olur ve siz mesleğin o gururlu, dürüst kulesinde başınız dik yürürsünüz.

​Peki, ya o kule kağıttan ve en önemlisi riyakarlıktan kurulmuşsa?

Ya başkalarına doğrulttuğunuz kalemin ucu, kendi çıkarlarınıza gelince kırılıyorsa?

Bugün biraz da kendi mahallemizin, gazetecilik mahallesinin kirli sokaklarında dolaşalım.

Siyasetçilerin yakınlarını belediyelere, kamu kurumlarına yerleştirmesini eleştiriyoruz. Haklıyız. Çünkü kamu kurumları kimsenin aile şirketi, belediyeler de eş dost istihdam bürosu değildir.

Ama aynı eleştirileri yapan gazetecilerin bir kısmı, belediye başkanlarının kapısını başka hesaplarla çalabiliyor.

Kimi eşine iş istiyor, kimi yeğenine kadro arıyor, kimi dostunu basın birimine yerleştirmeye çalışıyor.

Danışmanlık, özel kalem, basın müşavirliği, anket önerisi, abonelik ve ilan baskısı.

Dün siyasetçinin akrabasını işe almasını eleştiren kalem, bugün kendi yakını için aynı kapıyı çalıyorsa meslek ahlakının tam ortasında kocaman bir gedik vardır.

Üstelik mesele sadece kadro meselesi de değil.

Gazetecilik görüntüsü altında belediyelerle kurulan parasal ilişkiler, artık üzerinde ciddi biçimde durulması gereken bir alan.

Adam yerel gazetesine bir YouTube kanalı açılıyor. Ardından belediyenin kapısı çalıyor. Başkana “ver 500 bin lira” diyor. Para verilirse ne ala, verilmezse tu kaka.

Benzer ilişkiler gazete ilanlarında, tanıtım anlaşmalarında ve danışmanlık faturalarında da karşımıza çıkabiliyor.

Elbette gazetelerin ilan alması, haber ajanslarının abonelik satması, medya kuruluşlarının ticari faaliyet yürütmesi tek başına yanlış değil. Gazetecilik de ekonomik kaynaklara ihtiyaç duyar.

Ancak para karşılığında övgü, ödeme yapılmadığında sistematik karalama, sözleşme karşılığında suskunluk söz konusuysa bunun adı gazetecilik olamaz.

İşin bir de daha kurumsal görünen modeli var.

Haber ajansları kuruluyor. Belediyelere abonelikler öneriliyor. Basın hizmeti, iletişim desteği, haber servisi, anket gibi başlıklarla sözleşmeler hazırlanıyor. Bütün bunlar yasal bir ticari faaliyet de olabilir. Ama gerçek hizmetin karşılığı ile siyasi nüfuz satın almanın bedeli arasındaki çizgi silinirse mesele büyüyor.

Belediyenin parasını alan gazeteci, ertesi gün aynı belediyedeki usulsüzlüğü hiçbir tereddüt yaşamadan yazabilecek midir?

Yazabiliyorsa sorun yok.

Yazamıyorsa o para sadecebbir hizmetin değil, suskunluğun da bedeline dönüşmüş demektir.

Belediye başkanlarının da burada büyük sorumluluğu var. Kamu kaynakları, gazetecileri memnun etmek, eleştirileri susturmak ya da kendilerine yakın bir medya çevresi oluşturmak için kullanılamaz.

Çünkü belediye bütçesi başkanın şahsi kasası değildir. O para, pazarda filesini dolduramayan emeklinin, çocuğuna ayakkabı alamayan annenin, vergisini ödeyen yurttaşın parasıdır.

İşin en acı tarafı, bütün bunları bilenlerin susması.

Aynı masalarda oturuluyor, aynı ilişkiler konuşuluyor, kimin hangi belediyeden ne istediğine ilişkin iddialar kulaktan kulağa dolaşıyor. Ama sıra bunları araştırmaya gelince meslek dayanışması adı altında tuhaf bir sessizlik başlıyor.

Oysa meslek dayanışması, meslektaşın yanlışını örtmek değil, mesleğin itibarını korumaktır.

Siyasetçilere liyakat dersi verirken kendi yakınımız için torpil arayamayız. Kamu kaynaklarının hesabını sorarken aynı kaynaklardan kişisel çıkar sağlayamayız. Belediye başkanlarının çevresindeki çıkar ilişkilerini sorgularken kendi ilişkilerimizi görünmez kılamayız.

Ve en önemlisi, başkasının yolsuzluk iddiasını manşete taşırken kendi mahallemizdeki iddiaları halının altına süpüremeyiz.

Kimse kusura bakmasın.

Bizim mahallenin kirli sokaklarını detaylarıyla yazmaya devam edeceğiz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir