ANLATIYORUM AMA ANLATAMIYORUM

Beni tanrılar unuttu sanırsınız. Oysa ben onların unutmayı bilmediği yerim.
Rüzgârımın bu kadar sert esmesi boşuna değildir. Her esintide eski bir adı, yarım kalmış bir duayı, denize bırakılmış bir adak sözünü taşırım.

Ben doğduğumda takvim yoktu.
Zaman, taşların gölgesine göre ölçülürdü. Knidos’ta hekimler insan bedenini kesip biçerken, Asklepios’un gölgesi sütunlarımın arasında dolaşırdı. Ben onların elini değil, niyetini tartardım. Şifa, burada sadece ilaçla değil; denizle, rüzgârla ve suskunlukla verilirdi.

Taşlarım konuşur.
Ama siz artık dinlemiyorsunuz. Bir zamanlar onur için dikilen yazıtlar, şimdi duvar diplerinde. Üzerlerindeki harfler silinmedi, sadece sabırla bir müze bekliyorlar. Benim hafızam taşta durur. İnsanlar gider, iktidarlar değişir ama taş kalır. Çünkü tanrılar, yazıyı insandan önce taşa emanet etmiştir.

Zeytin ağaçlarım vardır.
Athena’nın bana bıraktığı sessiz mühürlerdir onlar. Kökleri yeraltındaki suyu değil, zamanı içer. Bir zeytin ağacını kesmek, yalnızca bir ağacı değil; geçmişle yapılan bir anlaşmayı bozmaktır. O yüzden ben her kesikte biraz daha susarım. Suskunluğum bir kabulleniş değil, bir tanıklıktır.

Beni sadece güzel sananlar oldu.
Beni seyirlik bir manzara, bir yazlık kartpostal, bir yatırım alanı zannedenler… Onlar bilmez, Ben kendimi satmam. Bana sahip olunmaz. Benimle ancak yan yana yaşanır. Tanrılar bana bunu öğretti. İnsanlara da öğretmeye çalışıyorum hâlâ.
Geceleri, deniz karardığında, eski tanrı adları fısıldanır koylarımda.

Apollon’un ışığı geç gelir buraya. Çünkü ben aceleyi sevmem. O yüzden derler; Acelen varsa ne işin var Datça’da… Hermes uğrar bazen, ama uzun kalmaz. En çok da Moiralar’ı tanırım. Kader iplerini burada yavaşça çözerler. Çünkü ben, kaderin bile hızını düşürdüğü bir yerim.

Bazen kızarım.
Toprağımı ölçüp biçenlere, denizimi parsel parsel bölenlere, sahillerimi işgal edenlere, kaldırımlarımı kapatanlara…Ama en çok beni yalnızca kartpostallık bir manzara sananlara kızarım. Ben bağırarak değil, dayanarak koyarım tepkimi. Rüzgârım serttir ama geçicidir. Ben kalıcıyım.

Bugün çocuklarım var sokaklarımda.
Onlar top oynarken, ben geleceği yoklarım. Eğer bu çocuklar büyüyüp de beni tanırsa, taşlarımı korursa, zeytinime sahip çıkarsa… İşte o zaman tanrılar yine beni hatırlar.

Ve Badem Çiçeği…
Beni en erken ele veren odur. Kış henüz adını unutmamışken açar. Çünkü umut, mevsim sormaz. Don vurur, rüzgâr kırar, yağmur savurur; yine de vazgeçmez. Beyazlığını bir temenni gibi bırakır yamaçlarıma. Badem çiçeği burada bir bahar haberi değil sadece, direnmenin zarif hâlidir. Kırılgan görünür ama kararlıdır. Benim inadım ondandır.

Ben Datça’yım.
Bir yer değilim, bir çağrıyım.
Beni duyan için bir vicdan, duymayan için sadece bir manzara.
Ve hâlâ anlatıyorum.
Ama anlatamıyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir