YAŞAMAK İÇİN Mİ ÇALIŞMAK, ÇALIŞMAK İÇİN Mİ YAŞAMAK

Tarih kitapları genellikle mermer sütunların zarafetinden bahseder, ancak o mermeri dağdan söküp sırtında taşıyanların nefes alışverişlerini sessizliğe gömer. Emeğin tarihi, mürekkeple değil, tuzlu ter damlalarıyla yazılmış bir yeraltı nehridir.

​Sarayların ihtişamı, aslında binlerce isimsiz bedenin kurban edildiği birer anıttır. Bir işçinin elindeki nasır, sadece deri sertleşmesi değil; o, zamanın ve zorbalığın karşısında insanın kendi gövdesiyle ördüğü bir kalkandır. Her çatlakta bir sabah ayazı, her çizgide bir geçim derdi ve her yarada bir onur hikayesi gizlidir.

​Sanayi Devrimi’yle birlikte gökyüzü isli bir kefenle örtüldüğünde, insan artık “yaratıcı” değil, devasa bir mekanizmanın yerinden sökülüp takılabilir bir parçası, bir “vida” haline getirildi. 1886’da Haymarket’te patlayan o öfke, sadece saatlerin bölünmesi talebi değildi; zamanın sömürgeleşmesine karşı bir isyandı.

Sekiz saat çalışma hayatta kalma mücadelesi,  sekiz saat dinlenme bedeni yeniden inşa etme, sekiz saat özgürlük ruhu ve zihni özgür kılma, insan olduğunu hatırlamaydı.

O gün sokaklarda yankılanan adımlar, saatin tik-taklarını sermayenin elinden alıp hayatın ritmine geri kazandırma girişimiydi.

“Yaşamak için çalışmak” ile “çalışmak için yaşamak” arasındaki o derin yarık ilk kez bu kadar görünür oldu.

​​Kapitalizmin en büyük trajedisi, insanı kendi elleriyle var ettiği dünyaya bir yabancı olarak fırlatmasıdır. İşçi, fabrikadan çıkan o pırıltılı ürüne baktığında orada kendini değil, sadece birer rakama dönüşmüş saatlerini görür. Yaratıcı eylem, bir hapishaneye dönüşür.​

Marx’ın işaret ettiği o kopuş, bir ruhun kendi bedeninden ayrılması gibidir. İnsan, ürettiği nesne zenginleştikçe kendisinin yoksullaştığını hisseder. Emek, bir yaşam sevinci olmaktan çıkıp, hayatta kalmak için satılan bir “şey” haline geldiğinde; insan artık kendine, doğaya ve ötekine bir yabancıdır.

​​İşte bu nedenle 1 Mayıs, tarihin karanlık dehlizlerine itilmiş olanların, güneşin altına çıktığı o görkemli gündür.

Bu, sadece ekonomik bir hak arayışı değil, kolektif bir “fark edilme” ayinidir. Modern şehirlerin kalabalığında bir gölge gibi süzülen emekçi, 1 Mayıs’ta omuz omuza geldiğinde bir gölge olmadığını, dünyayı döndüren asıl güç olduğunu anlar.

​”Emeğin sessizliği bozulduğunda, kurulu düzenin tüm gürültüsü kesilir.”

​Her slogan, tarihin sahte anlatılarına vurulan bir balyoz darbesidir. Sokaklar sınıfsal bir hafıza tazelemesine şahitlik eder. 1 Mayıs, geçmişin acılarını biriktiren bir yas günü değil; imkansız görünenin, yani eşit ve adil bir dünyanın mümkün olduğunun kanıtlandığı bir laboratuvardır.

​İnsan, sadece bir “üretim faktörü” ya da “maliyet kalemi” değil. İnsan, düşlerini maddeye dönüştüren, haksızlığa karşı sözünü esirgemeyen ve bir başkasının acısında kendi yarasını gören bir varlık.

​Gelecek, nasırlı ellerin yazdığı o yarım kalmış hikayenin tamamlanmasıyla kurulacak. O gün geldiğinde, direniş bir zorunluluk değil; hayatın kendi doğal akışı, neşesi ve özgürlüğü olacak. Çünkü dünya, onu yıkanların değil, her sabah yeniden kuranların omzunda yükselir.

#Yaşasın1Mayıs

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir