KÖKÜ TOPRAKTA OLAN KAÇMAZ
Felsefe, insanın evrendeki yerini sorgularken “kök salmayı” hep temel bir hakikat olarak gördü.
Heidegger’in dediği gibi insan, “dünyada var olan”dır.
Ama köylü için bu varoluş, soyut bir düşünce değildir; toprağın kendisidir.
Çünkü köylü, yaşadığı yere sadece oturmaz.
Oraya karışır.
Bir zeytin ağacının gölgesinde büyür, aynı toprağa anne-babasını verir, aynı rüzgârın sesini çocuklarına bırakır.
Bu yüzden köylü için “yer” dediğimiz şey, sadece bir koordinat değil; hafızadır, kimliktir, hayattır.
Hukuk ise “kaçma şüphesi”ni teknik bir ihtimal olarak tanımlar.
Bir bedenin bir noktadan başka bir noktaya gitmesi ihtimali.
Oysa kökü toprağa geçmiş insanlar için kaçmak, sadece bir yeri terk etmek değildir.
Kendi hakikatinden kaçmaktır.
Modern şehir insanı kalabalıkların içinde kaybolabilir. İsmini değiştirebilir, başka bir hayata karışabilir.
Ama köylü anonim değildir.
Onu zeytin ağacı tanır.
Toprak tanır.
Köy yolu tanır.
Bu yüzden insan ister istemez soruyor.
Toprağını savunacağını açıkça söyleyen bir kadının “kaçma şüphesi” gerçekten neye dayanıyor?
Dahası, ortada daha ağır bir vicdan yarılması var.
Bir yanda Danıştay’ın yürütmesini durdurduğu bir süreç…
Diğer yanda aynı sürecin gölgesinde devam eden tutukluluk hali…
Hukuk bazen kendi içinde bile birbirine yabancı sesler üretir.
Bir kurum “dur” derken, başka bir yerden hâlâ “devam” sesi gelir.
İşte tam burada mesele sadece hukuk olmaktan çıkıyor.
Vicdanın alanına giriyor.
Çünkü adalet, sadece kanun maddelerinin mekanik uygulanması değildir.
Toplumun “içime sindi” diyebilmesidir.
Cicero yüzyıllar önce boşuna söylemedi.
“Summum ius, summa iniuria.”
En katı hukuk, bazen en büyük adaletsizliği doğurur.
Bugün Esra Işık etrafında büyüyen tartışma tam da bu.
Teknik olarak “usule uygun” görünen bir karar, toplum vicdanında büyük bir boşluk yaratıyor.
Çünkü insanlar şunu görüyor.
Bir kadın toprağını savunduğu için parmaklıklar ardında.
Ve Anadolu’nun kadim hafızası böyle zamanlarda hep aynı cümleyi söylüyor.
“İnsan toprağından koparsa küçülür.”
Çünkü bir zeytin ağacı devrildiğinde sadece bir ağaç devrilmez.
Bir çocukluk gölgede kalır.
Bir dedenin sesi susar.
Bir köy biraz daha eksilir.
40 gündür parmaklıklar ardında olan sadece bir kadın mı?
Yoksa toprağıyla bağını koparmamaya çalışan bir yurttaşlık fikri mi?
Eğer toprağını koruyan insan “tehlike” olarak görülüyorsa, asıl soruyu başka yerde aramak gerekir.
Tehlike gerçekten kimdir?
Toprağını savunan mı?
Yoksa toprağı sadece rakam olarak gören anlayış mı?
Adalet, yalnızca cezalandırma değil, haklıyı evinde tutabilme sanatıdır.
Çünkü kökü derinde olanın gölgesi büyüktür.
Ve hiçbir parmaklık, bir insanın toprağıyla kurduğu bağı tamamen hapsedemez.
Esra’yı bırakın.
#ikizköydireniyor

