İNSAN KÖPEKTEN  DERS ALMALI

Sokakların dar, cumbaların gölgeli, rüzgârın ise hep biraz deniz, biraz da baharat koktuğu 18. yüzyıl İstanbul’u… Şehir, sadece insanların değil, her köşe başında birer nöbetçi gibi bekleyen, bazen bir fırının önünde uyuklayan, bazen bir iskelede rızkını arayan dört ayaklı sakinlerinin de vatanıydı.
​Fakat o yıllarda, İstanbul’un sessiz anlaşması bozulmaya yüz tutmuştu. Sokak aralarında yankılanan havlamalar çoğalmış, “zarar” ve “saldırı” fısıltıları saray duvarlarından mahalle kahvelerine kadar sızmıştı. Şehrin üzerinde karanlık bir soru asılı kaldı: “Bu hayvanlar ne olacak?”
​Şehir çalkalanıyor, “itlaf” kelimesi sokakların barışçıl havasına bir zehir gibi yayılıyordu. Kimse farkında değildi ama İstanbul, aslında kendi vicdanını oyluyordu. Kürsülerden yükselen sert fetvaların, sokaklardaki öfke dolu seslerin arasında Mustakimzâde Süleyman Sâdeddin’in kalemi kâğıda değdiğinde, mürekkep sadece bir savunma için değil, bir insanlık utancını örtmek için akıyordu.

​1719 yılında bir müderris ocağında dünyaya gözlerini açan Süleyman Efendi, sadece kitapların değil, hayatın da derinliğine talip olmuştu. Arapçanın ve Farsçanın inceliklerini yutmuş, hat sanatında kamış kalemiyle kağıda can vermiş bir ustaydı. Tasavvufun “yaratılanı sev, Yaradan’dan ötürü” düsturuyla yoğrulmuştu.
​Arkasında tefsirden hadise, biyografiden sözlüğe kadar 120’den fazla eser bırakacak olan bu devasa zihin; devlet meselelerinin, yüksek felsefenin ve ağır kelam tartışmalarının ortasında aniden durdu. Gözlerini yerdeki bir cana, sokaktaki o itilmiş kakılmış köpeğe çevirdi.
​Ve başladı yazmaya: “Köpekler Üzerine Bir Risale.”

Mustakimzâde’nin mürekkebi kağıda değdiğinde, o sadece bir savunma yapmıyor,  bir medeniyet aynası tutuyordu insanın yüzüne. Risalesinde, köpeği sadece bir “hayvan” olarak değil, bir ahlak muallimi olarak resmediyordu. Şöyle diyordu.
“Ey insanoğlu! Sen üstün olduğunu sanırsın ama şu mahluka bir bak. O, senin sahip olamadığın erdemlerin sessiz bir bekçisidir.”

​Onun satırlarında köpek, beşeri zaafların panzehiriydi:
Aç kalır, bir lokma ekmekle yetinir ama asla isyan edip sofranı yağmalamazdı.
Kapından kovsan da o mahzun gözlerle yine eşiğine gelir; çünkü sadakati midesinde değil, mayasındaydı.
Sahibi vursa, canını yaksa bile o kin tutmaz; elini bir kez uzatsan yine gelip o eli yalardı.
Şehir uyurken o az uyur, sokakların nöbetini tutar; kimsesizlerin kimsesi olurdu.

Mustakimzâde, koca bir imparatorluğun ve bir dinin özünü şu cümlede özetlemişti: Onlara merhamet etmek gerekir.
​Ona göre bir medeniyetin büyüklüğü, inşa ettiği devasa camilerle ya da kazandığı savaşlarla değil; sokaktaki en zayıf halkanın, yani o “küçük” görülen köpeğin hakkını ne kadar koruduğuyla ölçülürdü. İnsana ahlakı anlatmak için, gökyüzüne değil, bir sokak köpeğinin sadakatine bakmayı önermişti.
​İstanbul’un günlerdeki rüzgârı bugün ülke sokaklarında eserken, Mustakimzâde’nin risalesi şunu hatırlatıyor.
“İnsan, hayvandan ders alabildiği müddetçe insandır.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir