“ESRA IŞIK DAVASI”NDA HUKUK TRAJEDİSİ

Adalet bazen tek bir cümlede kaybolur; bazen de o cümlenin kasti yokluğunda.

Akbelen’in sembol ismi Esra Işık’ın dosyasında “Bir hukuk trajedisi” ne şahitlik ediyoruz.

​Bir ay önce Esra tutuklandığında mahkemenin gerekçesi şöyleydi.

​”Bölgede bilirkişi keşifleri devam ediyor, ekiplere baskı yapabilir. Adli kontrol yetmez, tutuklayın.”

Yani bu tutukluluğun bütün omurgası, bütün varlık sebebi tek bir ihtimale bağlanmıştı: Keşif süreci ve bilirkişiler.

Aradan bir ay geçti. Keşif bitti. Bilirkişiler evlerine döndü, raporlar yazıldı. Mahkemenin kendi yarattığı o “risk” duvarı yerle bir oldu. Teoride risk bittiyse, kelepçenin de açılması gerekirdi. Çünkü hukukta altın bir kural vardır: Gerekçe ortadan kalkarsa, tedbir de hükmünü yitirir.

​Ancak Akbelen dosyasında mantık, kapının eşiğinde bırakıldı. Risk yok ama tutukluluk baki.

​Burada artık bir hukuki tartışma yürümüyor, bir akıl tutulması yaşanıyor.

Eğer gerekçe artık yoksa ama karar değişmiyorsa, buna “tedbir” denemez. Bunun adı yargısız infazdır, peşin verilmiş bir cezadır. Ve ceza yargılama bitmeden verilirse, o terazi artık adaleti değil, başka bir gücü tartar.

O yüzden sormak gerekiyor.

Gerekçe mi kararı belirliyor, yoksa karar verilmiş de ona uygun bir kılıf mı aranıyor?

Bu bir tutuklama mı, yoksa mazereti tükenmiş bir “rehin tutma” hali mi?

​Hukuk ihtimallerle başlayabilir ama ancak somut gerçeklerle ayakta kalır. O gerçekler buharlaştığında hukuk da yön değiştirmek zorundadır. Eğer değişmiyorsa, orada artık kanunlar konuşmuyor demektir. Orada ağır, karanlık ve emir kipli bir sessizlik hüküm sürüyordur.

​Ve o sessizlik, bugün en çok İkizköy’ün toprağında, Esra’nın boş kalan sandalyesinde ve halkın vicdanında yankılanıyor.

​”Gerekçe bitti, tutsaklık bitmedi.”

​Bu cümle bir hukuk devletinin kendi kendini inkar edişinin kısa özeti.

Adalet, kendi gerekçesinin altında can çekişiyor.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir