CENNETTEN ŞANTİYEYE DÖNEN BİR YOLUN HİKAYESİ

İki gündür İstanbul’dayım.
Telefonum susmadı.
Vatandaşlar arıyor, yazıyor, gönderiyor:
“Ağaçlar katlediliyor” diye feryat ediyorlar.
Datça’nın Sesi’ne de mesaj yağıyor.
Dün belediyeden bir yetkili de aradı.
Kendilerini savundu.
Teknik olarak yapılması gerekenlerin yapıldığını, sökülen ağaçların serada yaşatıldığını söyledi.
Anlaşılan o ki, bu tartışma daha çok sürecek.
O yüzden en doğrusu sözü görüntülere bırakmak.
Burası Datça 330. Sokak.
Bir zamanlar taş döşeli, yeşiliyle denizi aynı kadraja sığdıran, yürünebilir bir yoldu.
Mahalleli “kesmeyin” diye yalvardı.
Yol genişti.
Kaldırım genişletilebilirdi.
Ağaçlar korunabilirdi.
Ama dinlemediler.
Bugün 330. Sokak; taşın, toprağın ve kepçenin arasında bırakıldı.
Öncesi ve sonrası fotoğrafları yan yana koyduğunuzda, mesele sadece bir yol çalışması değil; bir anlayış farkı olarak karşımıza çıkıyor.
Soru basit.
Geniş bir yol varken bu ağaçlar neden kesildi?
Kaldırımı genişletmek varken neden ağaçlar gitti?
Bu gerçekten “hizmet” mi, yoksa alışkanlık haline gelmiş bir tahribat mı?
Datça’da yollar yapılabilir.
Ama doğa geri gelmez.
Meteoroloji yarın için şiddetli yağış uyarısı yaptı.
Bu sokakta olan biteni bir de yağmurdan sonra konuşacağız.
330. Sokak’a dikkat.
Dün yolda olduğum için meclis toplantısını izleyemedim.
Ağaçların kesilmesine karşı çıkanlara “hakkımızı helal etmiyoruz” denildiğini sonradan öğrendim.
Karşı çıkanlardan biri olarak üstüme almadım.
Çünkü bende bir hakkınız yok.
Asıl sorulması gereken şu:
Bu kentte yaşayan insanlar,bu anlayışa haklarını helal ediyor mu?
Bir de kepçenin altında ezilen ağaçlar…
Onlar ne diyor acaba?
Sözü Ruhi Su’ya bırakalım.
“Ağaç demiş ki baltaya :
Sen beni kesemezdin
Fakat neyleyim ki
Sapın benden.
Bak hele şu ağacın bilincine sen
Ölen ben
Öldüren benden…”

