TANRILARI UTANDIRAN KÖR ADAM

Onun için “gözleri mühürlüydü” dediler. Oysa o, fanilerin bakmaya cesaret edemediği o uçsuz buçaksız menzili gördü.
Ege’nin tuzuyla kavrulmuş rüzgâr, henüz adı konmamış kaderleri kıyıya taşırken; ne bir sarayın gölgesine sığındı ne de bir kentin surlarına… Onun vatanı, rüzgârın taşıdığı çok eskilerden bir sesti; toprağı ise ağızdan ağıza dolanan, zamansız kelimelerdi. O, Meles’in oğlu, İzmirli kör ozan Homeros’tu.
Belki de karanlık, hakikatin örtüsüdür. Çünkü dünya, gözü açık olanlara sahte ışıklar sunarken; o, içindeki derin karanlıktan ebedi bir şafak söküp çıkardı:
Aşil’in dindirilemez, tanrıları bile titreten o tunç öfkesini, Odisseus’un köpüklü dalgalarla boğuşan vuslat sancısını ve insanın en kadim yazgısını; o bitmek bilmeyen “Eve Dönüş” arzusunu.
Homeros’un gözleri yoktu ama ilahi bakışı vardı. Öyle bir bakıştı ki bu, Olimpos’un tepesindeki tanrıları bile kendi yansımalarından utandırdı.
Onun dizelerinde tanrılar, bulutların ötesindeki tahtlarda değil; insanın zaaflarında, hırslarında ve o kor gibi yanan kalbinde nefes alırdı.
Zeus, uzak bir gök gürültüsü değil; verilmiş, geri dönülemez bir karardı.
Athena, bir miğferin ışıltısı değil; zihnin karanlık dehlizlerindeki o keskin yönelişti.
Poseydon, sadece hırçın bir deniz değil; insanın içindeki dindirilemez fırtınaydı.
Homeros, tanrıları yeryüzüne indirmedi; o, insanı omuzlarından tutup kaderin trajedisine yükseltti. Çünkü onun evreninde kader, mermere kazınmış bir ölü metin değil; her kürek çekişte, her kılıç darbesinde yeniden bestelenen kanlı bir destandı.
Odisseus’un on yıl süren o meşakkatli yolculuğu, sadece haritalarda bir iz değildi. O, ruhun kendi derinliklerine yaptığı en eski, en dolambaçlı seferdi.
Her liman, benliğin bir yanılsaması, her ada, nefsin bir sınavı ve her eve varış, aslında biraz daha kendinde kaybolmaktı
Ozanın kadim fısıltısı çağları aşarak yankılandı.
”Nostos (Eve dönüş), başladığın kıyıya ayak basmak değildir; köpüklü denizlerde kendini tanıyacak kadar kaybolmaktır.”
O yazmadı; söyledi. Ama o ses, mermer sütunlardan daha diri, bronz kalkanlardan daha dirençli kaldı. Mürekkebi olmayan, parşömeni bulunmayan bir şair düşünün… Onun kelimeleri binlerce yıl sonra bile insanlığın en büyük aynasıdır.
Çünkü Homeros’un destanları kalkanların çarpışmasını değil; insanın kendi içindeki o bitmek bilmeyen kuşkusuyla, korkusuyla ve umuduyla yaptığı savaşı anlatır.
Homeros bir kişi miydi, yoksa bir çağın kolektif çığlığı mı? Hakikat, tarihin tozlu sayfalarında gizli kalabilir. Ancak bilinen tek bir gerçek var.
O, kör değildi.
Sadece bizim fani gözlerimizin kamaştığı o mutlak ışığa bakabiliyordu.
Ve belki de bu yüzden, hâlâ onun binlerce yıl önce çizdiği o puslu yollarda, kendi hakikatimizi arıyoruz.

