BATAKLIĞIN SESSİZLİĞİ
Sessizlik, özgürlükten değil; korkudan doğardı.
Bundan 1163 yıl önce, 863’te güneş, Dicle ile Fırat’ın birbirine sarıldığı yerde ağır ağır yükselirken, çamurun içinden çıplak ayaklar çıkardı. Tuzlu su dizlere kadar gelirdi. Kamçı sesi, günün saatini haber verirdi. Kimse konuşmazdı. Konuşmak lükstü. Nefes almak bile sayıyla.
Onlara “zenci” derlerdi.
Bir ad değil, bir kader gibi.
Afrika’dan getirilmişlerdi; ama asıl koparıldıkları yer insanlıktı.
Bataklığı onlar kurutmuştu.
Toprağı onlar verimli kılmıştı.
Şeker kamışı, pirinç, pamuk…
Ama ürün ne kadar artarsa artsın, payları hep açlıktı.
Sarayda ise geceler bitmezdi.
Altın kadehler, cariyeler, masallar…
Binbir Gece Masalları anlatılırken, masalın bedelini bataklık ödüyordu.
O yıl bir şey değişti.
Ali ortaya çıktığında, önce kimse anlamadı.
Ne bir sancak vardı elinde ne de mucize.
Sadece şunu söyledi:
“Zincir, kader değildir.”
Söz, bataklıkta yankılandı.
Bir kırbaç sesi daha gelmedi o gün.
Bir köle ayağa kalktı.
Sonra bir diğeri.
Kadınlar da kalktı. Erkekler de.
Çünkü özgürlük, cinsiyet tanımaz.
Kaçak köleler geldi.
Basra’dan, Ahvaz’dan, Übülle’den, Abadan’dan…
Bataklığın ortasında bir şehir kuruldu.
Adını El-Muhtare koydular.
Özgürlük Kenti.
İnsana insanın buyurması da.
Herkes çalıştı, herkes pay aldı.
Açlık gitti. Korku gitti.
Yerine dostluk geldi. Güven geldi.
On dört yıl sürdü bu rüya.
Abbasi orduları geldi.
Bir kez, iki kez, üç kez…
Hepsini geri püskürttüler.
Çünkü özgürlüğünü yeni tatmış bir insan,
ölümden korkmaz.
Sonra kuşatma başladı.
Su kesildi.
Yiyecek bitti.
Ama teslim olmadılar.
Haftalarca göğüs göğüse çarpıştılar.
Bataklık bu kez kanla doldu.
Taş üstünde taş bırakmadılar.
Ali yakalandı.
“Boyun eğ” dediler.
Eğmedi.
Başını aldılar ama sözünü alamadılar.
Kenti yıktılar.
Adını silmeye çalıştılar.
Tarihten kazıyıp atmak istediler.
Ama bazı şehirler toprakta değil,
insan hafızasında yaşar.
Bin yıldan fazla zaman geçti.
Bugün artık kırbaç yok.
Zincir görünmez.
Ama isim değişti sadece: ücret.
Bir işçi, aldığı parayla yaşayamazken ne kadar özgürdür?
Bir genç, diplomasıyla kapı kapı dolaşıp iş bulamazken?
Bir emekli, ilacını alamazken?
Bir işçi, “ses çıkarırsan kapı orada” denirken?
Eski kölelik gitti.
Ücretli kölelik geldi.
Ama Tarih hâlâ orada.
Bir hatıra gibi değil, bir ihtimal gibi.
Çünkü tarih bize şunu gösterdi:
Tek başına kurtuluş yok.
Ama birlikte ayağa kalkınca, bataklığın ortasında bile bir Özgürlük Kenti kurulabilir.
Ve belki bir gün,,bir yerlerde,birileri yine ayağa kalkar.
Bataklık sessizliğini kaybeder.

