DATÇA’NIN ÇATLAMIŞ YUMURTA KABUKLARI

Yıllar yıllar öncesiydi.
Reşadiye sabahı, badem çiçeklerinin kokusuyla uyanmış, taş evlerin arasından yükselen ılık bir rüzgâr, sanki geçmişin eteğini sürüyerek geçiyordu sokaklardan. Geceden kalma deniz tuzu pencerelere yapışmış, fırınların önünde yeni pişen çöreklerin kokusu kilise çanlarıyla yarışıyordu. O sabah, herkesin bildiği ama kimsenin söylemeye cesaret edemediği bir ağırlık vardı havada.
Eleni, örgülü saçlarının arasına sıkıştırdığı begonvil dalıyla koşuyordu taş sokağın sonunda. Elinde bir kırmızı yumurta vardı, annesi haşlamış, kabuğuna haç çizmişti. Yumurtanın altına küçük harflerle şunu yazmıştı; Anastasi (diriliş).
Sokağın karşı köşesinden Ali çıktı, yün pantolonu dizinden sarkmış, elinde kendi boyadığı yumurtayla gülümsüyordu.
“Hazır mısın?” dedi.
Eleni gülümsedi.
“Kırarsam ne olur?”
Ali omuz silkti.
“Yine de sen kazanmış olursun.”
Kilise avlusunda toplanmışlardı çocuklar. Türkler, Rumlar, kimse birbirinden ayırt etmiyordu kendini. Paskalya herkesindi. Papaz Yorgi dua ederken bir an sustu, başını göğe kaldırdı. Gözleri dolu doluydu.
“Bugün bayram” dedi. “Ama her bayram, bir veda da taşır içinde. Gözünüzü dört açın çocuklar. Rüyalarınızdan bile kaçırırlar bir gün sizi.”
Kimse ne demek istediğini tam anlamadı. Ama Ali’nin babaannesi içini çekti.
“Toprağın dili bile değişmek üzere.”
Eleni’nin annesi, akşamdan mayaladığı çörekleri komşularına dağıttı. Ali’nin annesi de getirdiği sıcak pideleri papazın masasına bıraktı. Birbirlerinin yemeklerine dua ettiler. Gözleriyle selamlaştılar. Ama gönüller, uzaklarda bir buruklukla çırpınmaya başlamıştı bile.
Akşam olduğunda Eleni, pencereden yıldızlara bakarak mırıldandı.
“Diriliş varmış ama ya dönüş?”
Paskalya’dan üç gün sonra köy meydanına bir kâtip geldi. Üzerinde İstanbul’un tozunu taşıyan bir ceket, elinde mühürlü kâğıtlar. Papaz Yorgi kâğıdı okuyunca bir an sendeledi. Sonra gözlüklerini çıkardı, avluda top oynayan çocuklara baktı uzun uzun. Eleni’ye, Ali’ye…
“Vakit geldi” dedi sessizce.
Eleni’nin annesi, sandığın dibine eski bir ikonayı sardı keten beze. Komodinin altındaki çekmeceye bir zeytin dalı, bir de mavi boncuk bıraktı. “Belki döneriz” dedi. “Evi bulmak istersek bir iz kalsın.”
Ali’nin annesi sessizce kapıyı çaldı, Eleni’nin saçına küçük bir nazarlık iliştirdi.
“Bu toprak seni unutmasın” dedi. “Sen de onu unutma.”
Vedalaşmalar, gözyaşlarından çok suskunlukla oldu. Ne söyleseler eksik kalacaktı. Eleni giderken Ali’ye kırmızı yumurtayı uzattı. Kabuk çatlamıştı. Ama üzerindeki “Anastasi” yazısı hâlâ duruyordu.
“Bunu sakla” dedi.
Ali bir şey diyemedi. Yumurtayı aldı. Kıramadı. Atamadı. Sadece cebine koydu ve uzun zaman çıkaramadı.
Yıllar su gibi geçti.
Zaman, taşları yosunla, hafızayı sessizlikle kaplamıştı. Eski kilise harap, fırın bacasızdı. Ama rüzgâr, hâlâ aynı rüzgârdı.
Bir çocuk, belki bir torun, avluda elinde kırmızı bir yumurtayla oynuyordu.
O gün Paskalya’ydı yine.
Ama kimse çan çalmadı.
Not: Tüm hristiyan dostlarımın Paskalya Bayramını kutlarım.
“Εύχομαι στους Χριστιανούς φίλους μου καλό Πάσχα. Ζήτω η αδελφοσύνη των λαών!”

