SESSİZLİK DUVARLARI ARASINDA DATÇA
Öğleden sonra güneş yüzünü gösterince attım kendimi Sevgi Yolu’na.
İnsanın içi bazen güneşle birlikte saflaşıyor demek. Bir an, Datça Belediyesi “kamusal alan” hassasiyetiyle kaldırımlara halkın diktiği ağaçları söküyorsa, belki aynı hassasiyetle sahile çöreklenen kaçak otelleri de yerle bir ediyordur diye düşündüm.
Ne safmışım.
Sevgi Yolu’nu adımladıkça anladım ki burada kamusal alan sadece tabelalarda var; gerçekte burası düpedüz rantsal alan.
Halka ait sahili, babasının tapulu malı gibi sahiplenen; taş duvarlarla vatandaşla deniz arasına Çin Seddi ören o şaibeli otelin, Datçalılar’a yasak olan alanına girdim.
Gördüğüm şey şu: Doğa ancak bu kadar hoyratça talan edilir. Kamuya, yani halka ancak bu kadar açık bir ihanet yapılır.
Sonra insan ister istemez düşünüyor insan.
Bu talanı yapan suçlu da, peki ya yaptıran?
Ya göz yuman?
Datça Belediyesi’nde bu manzarayı izleyip koltuğunda rahatça oturabilenlerin vicdanı hangi çekmecede kilitli?
Yıllardır hepimizin gözü önünde, hepimize ait olan bir sahile çökülüyor. Yetmiyor, o sahil taş duvarlarla hepimize kapatılıyor. Ve belediye bunu seyrediyor.
Hani adam demişti ya, “Bana dokunan bu işin altında kalır.”
Haklı herhalde!
Bu sessizlik, bu duyarsızlık, koltuk kaybetme korkusundan mı?
Yoksa daha derin, daha utanç verici bir şey mi?
Aklıma Nazım Hikmet geliyor:
“Hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu.”
Mutlu yıllar.

