NAZIM’IN ÇAĞRISIYLA MUĞLA’YA BAKMAK

Muğla’da bir süredir hararetli bir tartışma yaşanıyor.
Kışla Parkı ve Muğlaspor Parkı’nda yürütülen yenileme çalışmaları, kentin vicdanını ikiye bölmüş durumda. Halkın geniş bir kesimi bu projelere itiraz ediyor; doğanın geri plana itildiğini, ağaçların azaldığını, toprağın beton ve mermerle nefessiz bırakıldığını söylüyor.Bu itirazlara kulak vermemek mümkün değil.
Bir yandan susuzluktan, bir yandan iklim krizinden söz ederken; öte yandan toprağın suyla kurduğu kadim bağı koparmak, bana da doğru bir anlayış gibi gelmiyor. Toprak sadece üzerinde yürüdüğümüz bir zemin değil; suyun hafızası, ağacın yuvası, kentin geleceğidir.
Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras’ın eleştirilere kayıtsız kalmadığını da teslim etmek gerekir. Projelerde revizyona gidileceğini açıklaması ve doğum gününde yaptığı şu değerlendirme, samimi ve içten.
Muğla’mızın yıllardır ihmal edilmiş olan büyük sorunlarını çözmek için gece gündüz çalışırken gözümüzden kaçan, tamamen iyi niyetle düşünülmüş olsa da halkımız tarafından beğenilmeyen, kabul görmeyen hiçbir işe onay vermem düşünülemez.”
Bu sözler çok kıymetli.
Ancak mesele sadece iyi niyet beyanlarıyla sınırlı değil. Asıl sorun, halkla kurulan ilişkinin kopukluğunda düğümleniyor.
Burada küçük bir örnek vermek isterim.
Datça’nın Fransa’da bir kardeş kenti var: Buxorelles.
Datça Belediyesi, iki kent arasında imzalanan protokolü kaybetmiş olsa da, Fransız tarafının ısrarıyla kardeşlik ilişkileri yeniden canlandı.
Geçtiğimiz ay Buxorelles Belediyesi halka açık bir duyuru yaptı. Şöyle dediler:
Belediye binamızın resepsiyonunu yenilemeyi planlıyoruz. Şu tarihte yapacağımız toplantıda görüşlerinizi dinlemek istiyoruz. Sizce belediyemizin girişi nasıl olmalı?”
Toplantı yapıldı, halk konuştu, notlar alındı.
Şimdi belediye binasının resepsiyonu, çoğunluğun görüşüne göre yenileniyor.
Düşünebiliyor musunuz?
Bir binanın girişinin nasıl olacağı konusunda bile halka danışılıyor.
Çünkü halkçı belediyecilikte esas olan budur. Kamusal alanlar, o alanları kullananların ortak aklıyla şekillenir. Kent, yönetenlerin tasarrufu değil, halkın müşterek yaşam alanıdır.
Ne yazık ki ülkemizde bu demokratik anlayıştan hâlâ uzağız.
Ben yaptım oldu” yaklaşımı, yönetenler için kolaycı bir çıkış yolu olarak görülüyor. Oysa bu yol, toplumsal itirazı büyütmekten başka bir işe yaramıyor.
Ahmet Aras’ın Muğla’yı bir “dünya kenti” yapma hayali olduğunu biliyoruz.
Buna inandığını ve bu hedef için ciddi bir emek verdiğini de inkâr edemeyiz.
Ancak dünya kenti olmak; betonu çoğaltmakla değil, katılımı büyütmekle mümkündür. Bir kenti dünya kenti yapan, sadece meydanları değil; o meydanlarda söz söyleyebilen insanlarıdır.
Kamusal alanda yapılacak her proje, halkın onayı alındıktan sonra hayata geçirilmelidir.
Dünya kenti hayali, ancak halkla birlikte yürünerek gerçekleştirilir.
Belki de bu konuda  en sade, en güçlü çağrıyı yıllar önce Nazım Hikmet yapmıştı.
1931’de Yenigün Gazetesi’nde yazdığı bir makalede şöyle demişti.
Halka dayanalım arkadaşlar!
Halka, kapılarımızı geniş açalım iki gözüm!”
Bugün Muğla dahil tüm kentlerimizin, tam olarak buna ihtiyacı var.
📌ENGLISH SUMMARY
A heated debate has been unfolding in Muğla over the renovation of Kışla and Muğlaspor parks. While officially framed as urban renewal projects, these interventions have sparked widespread public criticism for prioritizing concrete over nature, reducing green spaces, and ignoring ecological concerns at a time of water scarcity and climate crisis.
This column argues that the real issue goes beyond parks and landscaping. It highlights a deeper problem: the lack of meaningful public participation in decisions concerning shared urban spaces. Drawing on an example from Buxerolles, a French municipality where even minor public renovations are discussed with residents, the article contrasts participatory local governance with top-down decision-making practices common in Turkey.
If Muğla truly aims to become a “world city,” the path forward cannot be paved with concrete alone. A city gains global value not through monumental projects, but through democratic processes, transparency, and respect for public opinion. The piece concludes by echoing poet Nazım Hikmet’s enduring call: cities must be built not for the people, but with them.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir