DATÇA’YA YAZILMIŞ BİR VEDA MEKTUBU

“Bu ay itibarıyla benim için Datça defteri kapandı. Bunun temel nedeni elbette İstanbul’da görmekte olduğum tedavi ve sağlık sorunlarım. Ama turp gibi de olsaydım, bu kararı almak zorundaydım; çünkü Datça kesinlikle 50+ insanlara uygun bir yer değil. Bir kere, hastane son derece yetersiz. Eğer ciddi bir sorun yaşasanız, Marmaris ya da Muğla’ya gidene kadar yolda neler olur belli değil. En kötüsü de, bu durum yerel yöneticilerin umurunda değil. Onlar festivallerle, törenlerle ilçeye yeni sakinler çekme derdinde.
İkincisi, ranta dayalı bu dengesiz büyümeyi destekleyecek altyapı olmaması. Su ve elektrik kesintileri insanı canından bezdiriyor. Fiyatlarsa, büyük şehirlerle yarış halinde. Garaville dergisine yazdığım bir yazıda, Datça için “son sığınak” demiştim. Ne yazık ki benim için böyle bir sığınak yok artık.
Fırsatım olursa bu konuya daha sonra devam ederim, ama şimdilik söyleyeceklerim bundan ibaret. Elveda Datça.”
Bazı vedalar kapıyı sertçe çarpmaz. Sessizdir, yorgundur, içten içe kanar. Yazar Burak Eldem’in Datça’dan ayrılışı da tam olarak böyle bir veda.
Edebiyatla gazetecilik arasında dolaşan; mitoloji, uygarlık tarihi ve “saklı” denen anlatıların izini süren; romanlarında bireyin zihinsel direncini, araştırma kitaplarında insanlığın büyük hafızasını kurcalayan bir yazar o. Popüler olanla derin olanı yan yana getirmekten çekinmeyen, rahat cümlelerden çok rahatsız edici sorular sormayı seçen bir kalem. Kısacası, baktığı yere sadece bakmayan; orayı tartan, yoklayan, sınayan biri.
Bir zamanlar Datça için “son sığınak” demişti. Bu söz, bir turizm broşürünün parıltısından değil; kalabalıktan, gürültüden ve büyük şehir yorgunluğundan kaçan bir zihnin ihtiyacından doğmuştu. Şimdi dönüp baktığında ise ne romantizm var satırlarında ne de süslü bir öfke. Sadece açık, soğuk ve ağır bir gerçeklik.
Datça, bu vedada artık rüzgârla arınan bir kıyı kasabası değil; hastanesi yetersiz, yolu uzun, ihtimalleri riskli bir yer. Acil bir durumda Marmaris’e ya da Muğla’ya yetişmeye çalışırken geçen dakikalar, insanın kaderine yazılmış bir kum saatine dönüşüyor. En acısı da bu kırılganlığın, yerel yöneticilerin gündeminde neredeyse hiç yer bulmaması. Festival afişleri, tören kürsüleri, “yeni Datçalılar” için kurulan parlak cümleler… Ama yaşlanan bedenler, artan ihtiyaçlar, görünmeyenler için bir karşılık yok.
Bir başka yarık daha var bu vedada: ranta dayalı, dengesiz ve kontrolsüz büyüme. Kesilen sular, giden elektrikler, yükselen fiyatlar. Büyük şehirlerle yarışan bir pahalılık ama küçük bir kasabanın imkânlarıyla. Eldem’in bir zamanlar sığınak dediği yer, artık barınak olamıyor.
Bu bir öfke patlaması değil. Daha çok, hayal kırıklığını bile aşmış bir kabulleniş. “Turp gibi olsaydım da bu kararı alırdım” cümlesi, Datça’ya yöneltilmiş en ağır eleştirilerden biri belki de. Çünkü mesele bireysel bir sağlık sorunu değil; bir kentin kimler için yaşanabilir olduğu sorusu.
Ve sonunda kısa ama ağır bir cümle düşüyor sayfanın sonuna.
Elveda Datça.
Belki bir gün bu yarımada gerçekten herkes için bir sığınak olmayı hatırlar. Ama şimdilik, sorgulamayı meslek edinmiş bir yazar defteri kapatıyor.
Yakın arkadaşımdı, üzüldüm.

