DATÇA’DA 100 YILLIK TARİH YENİDEN CANLANIYOR

Ege’nin lodosu ve poyrazı arasında sıkışmış, zamandan azade bir yarımada: Datça. Cumalı Mahallesi’ne doğru yola koyulduğunuzda, taşın yalnızca bir inşaat malzemesi değil, bir hafıza kasası olduğuna tanıklık edersiniz. Uzaktan bakıldığında, üçgen alınlığı ve yüksek pencereleriyle sıradan bir Ege yapısı gibi dikilir karşınızda. Oysa o girintili çıkıntılı taş duvarlar, yalnızca kireç kokusunu değil; Ege’nin iki yakasında yankılanan büyük bir hüzünü, veda seslerini ve unutulmaya direnen bir sadakati barındırır.

​Bu okulun hikâyesi, neredeyse bir asır öncesine, toprağın insandan, insanın doğduğu kıyıdan koparıldığı o meşum yıla, 1923’e uzanır. Mübadele, Ege’nin mavi sularını derin bir kederle doldurmuş; yüzyıllardır aynı zeytin ağacının gölgesinde büyüyen, aynı rüzgârla serinleyen insanları bir gecede “öteki” kıyıya savurmuştur. Rum Ortodokslar ellerinde tahta bavullarıyla Yunanistan’a uğurlanırken, Anadolu’ya Yunanistan’dan gelen Müslümanlar yerleşir. Datça Yarımadası da bu büyük, sessiz kopuştan payını alır.

​Fakat Cumalı’nın hafızasında, rüzgârın hâlâ fısıldadığı çok hususi bir efsane kalır.

​Anlatılır ki; Cumalı’da köylünün harf harf işleneceği bir mektep yapılmasına karar verildiğinde, gözler o taşın dilinden anlayan ustalara çevrilir. Ama onlar sıradan zanaatkârlar değildir. Datça’nın kireç taşını tanıyan, toprağın suyunu, rüzgârın yönünü bilen, Ege’nin kadim yapı kültürünü parmaklarının ucunda taşıyan Rum ustalardır.

​Mübadelenin ardından karşı kıyıya, Simi’ye sığınmışlardır belki; fakat bu kez ellerinde kırgın bavullarıyla değil, dedelerinden kalma çekiçleri ve keskileriyle çıkarlar denizden. Bir tek okul için, bir eğitim yuvasına can vermek için Simi’den kalkıp Datça’ya geçerler. Katılmak için değil, yerleşmek için de değil… Yalnızca bir mektep inşa etmek için.

​Cumalı’nın sözlü belleğine kazınan bu hikâyede; ustalar günlerce taş keser, harç karma sesleri Ege’nin tuzlu rüzgârına karışır, kapı ve pencere kemerleri sabırla örülür. Taşlar üst üste koyulduğunda, sanki iki kıyının kırık kalpleri de birbirine bağlanır. İş bittiğinde, ustalara düşen yine veda etmektir. Çekiçlerini toplayıp denizin öteki tarafına, sisli ufka doğru kaybolurlar. Geride ise kendilerinden çok daha uzun yaşayacak, zamanın tahribatına direnecek vakur bir anıt bırakırlar.

​

​Derken okulun kapıları açılır. Bir zamanlar usta çekiçlerinin ritmik sesleriyle çınlayan o odalarda, bu kez yalınayak çocukların cıvıltıları yankılanır. Taş duvarların soğukluğu, taze çekilmiş mürekkep ve kireç kokusuyla ısınır. Kara tahtalara yazılan ilk harfler, defterlerin hışırtısı, bahçedeki koşuşturmacalar… Cumalı’nın çocukları, o taş kemerlerin altından geçerek geleceğe adım atarlar.

​Eski bir siyah-beyaz fotoğraf, zamanın bu durgun anına tanıklık eder: Okulun önünde bekleşen mahalleliler, binek atları, tozlu yollar ve telaşsız bir gündelik hayat… Henüz otomobillerin gürültüsüyle tanışmamış, henüz modern zamanların hırsıyla kirlenmemiş masum bir Datça. Ve arkada, tüm bu akıp giden hayata gözcülük eden, dimdik ayakta duran taş bir mektep.

Zaman amansızca akar. O sınıflardan binbir umutla geçen çocuklar büyür, saçlarına aklar düşer, yenileri gelir. Fakat her canlı gibi bina da yaşlanır. Zaman, keskin tırnaklarını taş duvarlara geçirir; sıvalar dökülür, pencereler ahşap yorgunluğuyla gıcırdar ve nihayetinde bir gün çocuk sesleri tamamen kesilir.

​Okul derin bir uykuya dalar. Yine de pes etmez, yıkılmaz. Sanki bir sabah vakti, lodosun getirdiği bir zil sesiyle yeniden uyanacağını bilir gibi bekler.

​

​Ve o bekleyiş bugün nihayete eriyor. Cumalı’daki bu tarihi yapı, uzun bir uykunun ardından yeniden ayağa kaldırılıyor. İncelikli bir restorasyonla taş duvarlar yeniden nefes alıyor, üçgen alınlık eski azametine kavuşuyor. Muğla Valisi Dr. İdris Akbıyık’ın desteği ve Datça Kaymakamı Murat Atıcı’nın öncülüğünde yürütülen hummalı çalışmalar tamamlandı. Öğrencilerin güvenliği için konulacak korkuluklara Anıtlar Kurulu’nun onay vermesiyle bu tarihi mekan bu kış yeniden çocukların şen çığlıklarına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

​Bugün eski fotoğrafla yenisini yan yana koyduğunuzda, aradan geçen koca bir asır adeta buharlaşıp gidiyor.

​Aynı üçgen alınlık.

Aynı yüksek pencereler.

Aynı ahşap kapı…

Ama içinden geçen bambaşka hayatlar, bambaşka kuşaklar.

​Belki de bu binanın efsunlu tarafı burada. Onu yükselten ustaların adlarını hiçbir yazılı tahrir kaydetmedi. Simi’den gelişlerinin ayrıntıları, tarihsel vesikalarla değil, Cumalı köylüsünün kuşaktan kuşağa aktardığı o sıcacık hafızayla günümüze ulaştı. Fakat belgelere sığmayan bu duygu, işte o taşlarda yaşıyor. Ege’nin iki yakasını birleştiren ortak zanaatın, ortak insanlığın harcı bu duvarlarda duruyor.

​Yakında Cumalı’da yeniden okul zili çalacak. Ve çocuklar o kapıdan içeri girerken, yüz yıl önce denizi aşıp gelen, adını bile bilmedikleri ustaların elleriyle dizdiği taşların gölgesinden geçecekler.

​Çünkü bu dünyada insanlar, kırgınlıklar ve ayrılıklar gelir geçer…

Ama taşın üzerine bırakılan sevgi ve emeğin izi sonsuza dek kalır.

 

Başlıca kaynaklar: Osman Akın / Datça Havadis, Mübadele Bitmedi: Simi’den Dönen Ustalar; T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı Özel Çevre Koruma Başkanlığı, Datça-Bozburun Sosyoekonomik Kesin Raporu; Muğla Valiliği–YİKOB restorasyon kayıtları; Muğla İl Millî Eğitim Müdürlüğü Cumalı Atatürk İlkokulu kayıtları; 30 Ocak 1923 tarihli Türk ve Rum Nüfuslarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol.

Eski fotoğraf: Hasan Doğan arşivi

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir