TOROSLARIN ULU ÇINARI

Yıllar öncesiydi…
Cunda’da, denizle gökyüzünün birbirine karıştığı o ikindi vakti, üstadın yanında oturdum. Uzaklardan gelen martı çığlıkları rüzgarın sırtında kayboluyordu. Ege’nin tuzu dudaklarımızda, gün batımı gözlerimizdeydi.
Dalgalar taşlara çarpa çarpa eskileri anlatıyor, rüzgar çınar yapraklarıyla fısıldaşıyordu. Masanın üzerinde bir bardak çay, içinde çalkalanan yalnızlık. Öylece sordum.
Üstat, bu ülke nereye gidiyor?” 
Gözlerini kaldırdı, denize baktı. Bir an sustu. Bir martı süzüldü gökyüzünden, sonra kayboldu. O zaman, derin, yorgun ama vakur bir sesle cevap verdi.
Geriye…”
Denizin dalgası, rüzgarın soluğu, gözlerimde büyüyen o tek kelime… Öylece durdum, ama içimde bir fırtına esti. Devam ettim.
Peki, bu işin sonu nereye varır?”
Bardaktaki çay soğumuştu artık, zaman usulca geçmişti. Derin bir nefes aldı, gözlerini bana çevirdi. İçinde memleketin bütün rüzgarlarını, tütün kokulu yaz akşamlarını, Torosların ulu çınarlarını taşıyan bir sesle konuştu.
Evlat,” dedi, “Anadolu bereketli topraktır. Demir çürür, ama toprak dayanır. Toprağın kökleri öyle derindir ki, yaprağı dökülse de, dalı kırılsa da, gövdesi kesilse de ölmez… Yeniden yeşerir.” 
Sustu, başını eğdi. O anda anladım ki, Anadolu sadece haritalarda çizili bir toprak parçası değil, aynı zamanda yüreğimizde taşıdığımız, anlatılarla büyüttüğümüz, hikayelerle yeşerten bir büyük çınardı.
Tıpkı Yaşar Kemal gibi.
Ve bizler, çınarların gölgesinde yaşayan, bir gün fırtınaya kapılıp savrulsak da köklerimize dönecek olan birer yapraktık.
#yaşarkemal
#28şubat

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir